14 Temmuz 2015 Salı

Bireysel Anarşizmin Primitif İzleri: Çinli Düşünür Mensiyüs

Modernizmin, 19 yy dan itibaren insanlığa sunduğu öğeler; hangi ideoloji kapsamında olursa olsun bir noktada endüstriyelleşme, yığınlaşma ve topluluk olma bilincinde tıkanır kalır. Çünkü modernizmin içerisinde bulunan konstrüktivist anlayış, büyük çaplı ideolojileri, tutucu pozitifizmi, listelere bağlı olan organizasyonu tetikler; sınıflandırma eylemini gerekli kılar. Bununla beraber, büyük ideolojilerin yarattığı "kitleler", farklı anlayış unsurlarını barındılar fikirler ile çatışabilir. Marksist felsefeye göre, bu olması gerekli ve "zorunlu" bir ifadedir. Diyaletik olarak gelişebilmek için, bir antiteze her zaman ihtiyaç vardır. Modernist akımın, "bireylerin hikayelerine" olan bakışı bu şekilde haklanır. Herkesin farklı hikayesi olsa bile, bu "kitle" adına yontulabilir, bireyler, yığınlar içerisinde bütün oluşturabilir.

Eğer, 19. yy a gelirsek daha "tehlikeli isimler" ile tanışırız; tanınmış ilk bireyci anarşist olan Max
Stirner, ideolojilerin de bir faşizm olduğunu, karşıt görüşlere düzenlenen baskı unsurlarını barındırdığı, yığınlar haline gelmenin bireyin özünü öldürdüğünü ve bu yüzden de yabancılaşmann tetiklendiğini öne sürer. Ona göre, bir noktada ideolojinin kendisi "meta" halini almaktadır. Marksist felsefesinin kurucusu Karl Marx, Stirner e cevap olarak "Alman İdeolojisi" ni yazar. Türkçe baskısında bulunmayan "ego" kısmında, bireyin yadsınmasına gerek olmadan, bütün bir organizasyon halinde çalışmasının mümkün olduğunu; çünkü kurtuluşun "yığınlar" oluşturup, varolan sınıflar mücadelesinden doğacağını öne sürer. Stirnercı felsefeyi "kendini bitirmek uğruna" topa tutan Marx, bireyci anarşizmin, gerçek ve sabit bir izleyici noktası olmadan varolmadığı için yürütülemeyeceğini belirtir. Hatta tüm bu tartışma içerisinde Nietzche, önce "Böyle Buyurdu Zerdüşt" isimli kitabında "ideolojileri", "gereksizlerin yarattığı gereksiz aygıt" olarak tanımlar, daha sonra dönemin kürsülerinin Stirner ı "günah keçisi" ilan ettikleri sırada Marksist felsefeye geri döner.

Stirner, felsefesinde "Der Einzige" den bahseder. "Egoist" varlık, kendi egosunu gözardı etmeden, haksızlığa karşı kurulacak olan egoist birliğinin sonucunda oluşacak olan aygıtı yönetici olarak kabul eder. Bununla beraber, toplum diye bir şey yoktur; topluma olan borçlar bireyin korkularından ibarettir, aslolan bireyin bilincidir. Bu önerisini kuvvetlendirmek adına "biricik" kavramını öne sürer; devlette, toplumda ancak kendisini kuvvetlendirmek adına çalışır, bireye hiçbir faydası olmaz. Bu yüzden bunlar reddedilmeli ve "biricik ben" üstüne çalışılmalıdır. Bu noktada, Nietzsche nin "ubermensche" kavramıyla büyük benzerlikler görülebilir.

Bu anlayışlar bütünü, ileride "post modern" bir yapının gelişmesine, büyük çaplı ideolojilere karşı "dekonstrüktivist" bir akımın kuvvetlenmesine ve "yeniden okuma" sayesinde, geçmişin anlamını yitirerek özgün bir forma kavuşmasına yardım etti. Post modernizme göre, aslolan bireyin kendi hikayesidir. Bu yüzden mutlak bir nokta bulmak imkansızdır. Bilim ve sosyolojik evrimin bir arada gittiği bu dönemde, Einstein ın genel görerelik kuramı, hayatın kendisine uyarlanır. Önemli olan "bakış açısı" dır. Bu  yüzden büyük çaplı ideolojiler anlamlarını yitirir, yığınlardan bahsetmek imkansızlaşır. Devlet ve tüm bürokratik aygıtlar varoluş nedenlerini kaybederler. Yalnız bu noktada farkı iyi gözetmek gerekir; post modernist anlayış kaosa sürüklenmez; tıpkı Stirnercı ifade gibi, bireyler farklılıklarını gözeterek daha "esnek" ve tabi ki daha "demokratik" bir organizasyonu yaratırlar. Yalnuz bu organizasyon, modernizmin sunduğu gibi toplumdan ayrı çalışan "bir aygıt" değil; toplumla beraber çalışan, bizzat toplum olan bir aygıttır.

Bunlar, batıda süregelen felsefi tartışmaların izlerinden ibaret. Ama eğer, MÖ 300 lü yıllarda Antik Çin e gidersek, çok ilginç bulgular ile karşılaşabiliriz; Meng-tseu ya da Mensiyüs. Bütünüyle çalışan bir konfüçyusçuluk felsefesinin üstüne, primitif bireyci anarşizmi oturtmuştur. Mensiyüs e göre; insan iyiliğe eğilimlidir, doğru yolu bulmak için benliğimize dönmemiz gerektiğini ve ancak bizim uyumlu biçimde yaşadığımız taktirde toplumunda "kendiliğinden" uyumlu bir biçimde oluşacağını söylemiştir.

Görünürde, "biricik ben" projesiyle benzer olan ifadeler, bireyin öznel mutluluğun, toplum mutluluğunu sağladını söylemesiyle beraber, ilkel bir bireyci anlayışın ayak izlerine ulaşırız. Ona göre, bireyin kötücül davranışları; uygulanan yanlış politika ve sosyo-ekonomik koşulların yansımasıdır. Bu durumda, "hükümdarın" iktidardan indirilmesi de en büyük görevidir.


"Yapıyorlar, ama ne yaptıklarının bilincinde değiller; birtakım alışkanlıklar edinmişler, ama bunun nedenini bilmiyorlar; ömürleri boyunca dolaşıp durdukları halde yollarını bulamıyorlar: kitleden ayrılamayan, koyun gibi onun peşinden gidenler için doğaldır bunların tümü."

Meng-tseu bu sözleriyle, bireyin topluluk ve toplumu oluşturanlardan uzak durmasını öğütler. Ve Antik Çin büyüleci felsefesinin, bireyci anarşizm hakkında yargısı böyle başlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder