7 Temmuz 2015 Salı

Marcel Proust un "Aşk" ı ve Lirik Felsefe

öncelikle, aşk konusuna gelmeden evvel; klasik heteroseksüel ilişkiye (ki bazı filozoflar bkz:
schopenhaure, homoseksüel ilişkiyi de açıklamaya çalışmıştır) bakınalım. aşk, özellikle 20 yy ın nosyonudur. çünkü kapitalizmin pazarlayabileceği, tüketebileceği ve kampçılayabileceği yegane insana ait özelliktir. hatta mad men isimli dizide reklamcı don draper şöyle söyler;

"aşk dediğiniz şey benim gibi adamlar tarafından naylon çorap satmak için uyduruldu."

e peki, 20. yy a kadar aşk diye bir şey yok muydu? elbette vardı, nice şairler, ressamlar, müzisyenler bu konuda çalışmalar yapmıştır. ingiliz edebiyatının peygamberi shakespeare e bir göz atarsak; aşk ve ona bağlı olan kadın modeli; mutlak surette felaket getiren, hatta ölümle sonuçlanan bir çeşit entrika unsuru idi. bunu da macbeth den, romeo ve juliet e kadar rahatça görebiliyoruz. onun edebiyatında aşk, dalga geçilecek bir boş işler kümesiydi. peki gerçekten de öyle miydi?

çok daha gerilere gidip de, homeros un ilyada ile odysseia sına göz atarsak, helena yüzünden gerçekleşen tüm bu savaşların; aşil in ölümünü ve kısmen de odysseus un kadınlar yüzünden başına gelenler de bir çeşit taşlamadır. bunu, o dönem atina daki mutlak maskülen iktidarın yansıması olarak okuyabiliriz. gene de bu kadını aşağılamaktan çok, aşk mefhumu da aynı oranda tehlikeli kılıyordu. pandora ya kadar erkekler kendi kendilerine gayet mutluyken ilk kadının onlara mutsuzluk getirmesi sadece maskülen dönemin imgelemesi olamaz.

madem bu kadar tehlikeli bir şey, peki biz neden onun için ölüyor, onun için satın alıyor, onun için kendimizi unutacağımız kadar sapık bir ruh haline bürünüyoruz? yalnızlık ya da heteroseksüel bir yalnızlık çok daha mı kötü? bu konuda 20. yy ın bireysel anarşist filozoflarına bir göz atarsak (bkz. max stirner ve nietzsche) aslında o kadar kötü bir şey olmadığını da görebiliriz. çünkü yalnızlık bir deneyimleme halidir, bütün bu süregelen durumda insan kendini gerçekleştirmek ile yok olmamak arasında gider gelir. pesimist filozoflarımıza bir göz atarsak; çok daha sert ifadelerle karşılaşırız; "l enfer c est les autres" yani "cehennem başkalarıdır." sartre

peki, proust un aşkına gelmeden evvel, aşkın teorisine bir göz atarsak neler görebiliriz?

eğer 19. yy a geri dönüp de, felsefe dünyasındaki büyük etkileşimler ışığında bir aşk tanımı yapmaya kalkarsak, aşk karşımıza emek verilmesi gereken bir oluş durumu şeklinde çıkar. hatta karl marx, doğrudan "sevgi emektir" diyecektir. fakat, bütün bu ortodosk aşk kültüründen uzaklaşmaya çalışıp da, onu tıpkı erken dönem edebiyatı gibi kaygan ve tehlikeli bir zeminden okumaya çalışırsak ne olur? işte marx ın kıyıda köşede unutulmuş bir sözü daha;

"karşılığında sevgi uyandırmadan seviyorsanız, yani sevgi olarak sevginiz karşılıklı sevgi yaratmıyorsa; seven bir kişi olarak dışavurumunuzla kendinizi sevilen bir kişi yapamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, bu bir talihsizliktir."

bunu empresyonist bir açıdan okursak gayette hümanizmin iğrenç paradigmalarına ters bir tutum gerçekleşiyor. madem ki, aşk aslında bireysel bir biçimden yükselerek, karışılık bekleyen bir diyalektik denklemle çalışıyorsa, spinoza nın diyalektiğine de göz atmamız gerekir.

freud a elbet ki göz atacağız, ama freud kadar tartışmalı 20. yy ın bence en dobra psikanalisti jacques lacan ın şu felsefesine göz atalım; "le moment sublime de l amour" yani "aşkın yüce anı". peki nedir bu aşkın yüce anı? bizim duygularımıza karşılık bulduğumu an, sevginin yanıtlandığı ve cevap bulduğu, nazım hikmet in ifadeleriyle iki yarımın bir tam ettiği nokta. yani sevgi, en az marx ın ifade ettiği kadar bencilce bir tutuma bürünüyor gene.

bu konuda, antik yunan felfesine göz atarsak, platon; "aşk sevilenle bir bütünleşme arzusudur" şeklinde ifade ediyor görüşlerini. peki ama, insan neden illa ki bir cevap bulmak zorunda?

eğer, 18. yy dan schopenhauer a geri dönersek, daha freud un paradigmaları ortada yokken kendisi; aşkın metafiziği nde aşkı bir tamamlanma süreci olarak gösterecektir;

"iki birey tek taraflılıklarını ortadan kaldırmak için bir araya gelir." buraya kadar gayet romantik olan yorumlaması, pozitivifizm etkisinde şöyle bir hal alır;

"bütün aşklar,istedikleri kadar uçarı,tensellikten,dünyevilikten uzak ayakları
yerden kesik görünsünler,sadece cinsel dürtüde temellenirler.evet,hatta bu aşıklık hali sadece daha yakından belirlenmiş,daha özelleşmiş,hatta sözcüğün en dar anlamıyla bireysellemiş cinsel dürtüdür."

aşkın yüce anı hakkında ne diyor peki?

"yeni bir bireyin ilk ortaya çıkışı,yani hayatının asıl başlangıç noktası olarak anne-babanın birbirlerini sevmeye başladıkları (birbirlerini gözlerinde büyüttükleri) anı göz önünde tutmak gerekir."

aşkın büyüklüğü?

"iki bireyin çeşitli yönlerden birbirine uygunluğu ne kadar fazlaysa,karşılıklı tutkuları da o kadar büyük olacaktır."

kısaca, tüm aşk mefhumunu libido üstüne oturtarak, gayet doğaya yakışır biçimde okuyor. daha sonrasında freud ileri giderek, tüm yaşam amacını bunun üstüne oturtacaktır. peki bu görüş neden sapıkça veya boş bulunur?

çünkü malesef, insan dinler yoluyla, sözde sosyolojisiyle, mülkleriyle, basit bir linguistik evrimiyle kendini doğadan soyutlamayı, onu aşağılamayı, kendini evrenin merkezine koymayı büyük bir erdem olarak görmüştür. kopernik yıllar önce bu sekter anlayışa darbeyi vurmasına rağmen, malesef, içtenlikle üzülerek söylüyorum ki, hayatını böyle sürdüren, kendini kandırarak ruhunu beslemeye çalışan nietzsche nin deyimiyle eksik yaratılışlılar (ve gereksizler) mevcuttur.

devam edersek eğer, nietzsche bu tutumumuz hakkında şöyle bir dokundurma yapar;

"maymun, insan için nedir ? bir kahkaha veya acı veren bir utanç. üstinsan için insan da böyledir: bir kahkaha veya acı veren bir utanç."

bu yoruma ileride tekrar döneceğiz.

eğer freudyan bir tutum sergiliyorsak, aşkın yüce anını da bu şekilde okumuş oluruz. peki ya, aşkı zorunlu bir ifade, bir diyalektik unsur olarak okursak?

hegel, gerçek bir aşkın ancak tinsel olabileceğini öne sürer. çünkü dış dünyaya ait kavramlar geçicidir ve özde bulunan tüm ifadeler, sonsuzluğu da yakalama şansına kavuşur.

spinoza ise, diğerlerinden farklı olarak, insanı duygularıyla birlikte ele alır. çünkü o döneme ait görüşlerde duyguların insanı, insan yapan özelliklerden olduğunu görüşü yaygındır;

"sevdiği birinin kendisinden nefret ediyor olduğunu kavrayan bir kimse nefret ile sevgi arasında beynamaz kalır. çünkü bir nefretin hedefi olduğunu düşündükçe, karşılığında düşmanından nefret etmeye yönlendirilmiştir; ancak varsayımımız icabı, onu yine de seviyordur. dolayısıyla bu kişi sevgiyle nefret arasında gidip gelecektir."

bu noktada, spinoza, işin içine duyguları katarak konuyu başka bir noktaya çekmiştir; çünkü artık daha nevrotik ve melodramik bir zemin oluşur;

"eğer biri başka biri tarafından sevildiğini düşünürse ve böyle bir sevgi için ona hiçbir neden sunmuş olduğuna inanmıyorsa, onu zorunlu olarak sevecektir."

aslında giderek, proust un yarattığı aşkı da anlayabilecek, elle tutulur bir yorum kuvvetine ulaşıyoruz. ileri de aklımda kaldıklarıyla bir kaç örnek gösterececeğim.

spinoza nın felsefesinde, yoğun bir biçimde hristiyan etkisi bulunduğundan dolayı; ifadeleri "zorunlu" olarak yorumlar. yani snipoza son derece katı bir biçimde deterministti ve olacak, olmuş, olan olaylar, zaten öyle olacağı için gerçekleşiyordur. ince ince örülmüş tüm bu ifadeler içerisinde aşk da, payını alıyor ve ancak, gerçekleşecek bir uyarım sonucunda zorunlu olarak kendini gösteriyordu ona göre. bu katı bağlamda spinoza ya biraz daha göz atarsak; ona göre tüm duygular; varolma ve eyleme gücüm (arzu), bu gücün artışı (sevinç) ve azalışı (keder). bu noktada, insana yabancı kalmayarak, libido da hesaba katılmış gibi görünüyor.

bu görüş açısından bakınca, aşk, bir iman konusuna dönüşüyor. avrupa değil de, geri dönüp doğu kültürüne de bir göz atarsak, gazali nin ifadelerinde de belki bu kadar yolu uzaktan çevirmemiş olsa da benzer ifadeler görmek mümkündür. kısaca, gerçekleşen olayın sebebinden kendini soyutlayınca şu mantık devreye giriyor; "bunun nedeni pek olamam, demek ki bir ilahi kuvvet söz konusu". daha sonra nietzsche, deccal isimli kitabında bu mantığı deyim yerindeyse oldukça aşağılacaktır.

iş biraz daha erotizme kayınca, spinoza bu durumun, dışa vurum olarak gerçekleştiğini söyler. yani sevinç (amor) durumunda, kahkaha atmak (tahrik olmak) gibi. son tahlilde spinoza da, cinsellik söz konusu olunca "bütünleşme" olgusunda durur. bütün bu ifadelerin temelinde ise sevginin emek olduğu yatar. çünkü tüm bu uyarıcı ifadelerin düşünülmesi, tartışılması ve hatta uyarıcı görevi üstlenmek de bir çeşit karar verme ile arzu yani eylem gücünden kaynaklanır.

20. yy ın aşk nosyonuna geri gelirsek; neden sakat bir mantığı oturduğunu daha iyi anlarız. çünkü onlar "ilk bakışta aşk" diyerek, aslında aşkı da meta haline getiriyorlar. emeği ortadan kaldırarak, imajı öne sürüyorlar. bu da herkesin iğrenç bir şekilde birbirine benzediği, kendilerini pazarladıkları, çeşitli rollere bürünerek özlerinden ayrıldıkları, kendilerine yabancılaştıkları bir duruma neden oluyor. gogol un burnu gibi; öze tarifi imkansız acılar çektiriyorlar. halbuse walter benjamin tüm bunların karşısına "son bakışta aşk" diyerek, aşkın ancak bir izlenim sürecinde gerçekleşeceğini vurgular. ilk bakışta ancak 2 duygu uyanabilir, spinoza nın deyimiyle, yüksüz duygular olan bunlar; "hayranlık" (admiratio) ve "horgörme" (contemptus)

spinoza, freud dan bile daha net ve temiz aşk ortaya koymuştu; ona göre "admiratio" kırılgan bir meraktır ve ancak uyandırdığı ifadeler dönüştüğü taktirde kalıcılığı ortaya çıkar. gilles deleuze un spinoza yorumuna bakarsak; "başka bir dünyanın zarafeti" der. işte bu noktada proust un ifadelerine başvurabiliriz.

gerçek anlamda, aşkı bana kalırsa bu kadar komedi unsurlarıyla birlikte naif bir biçimde ifade edebilen pek az yazar vardır, bunların da en ustası diyebileceğim kişi marcel proust tur. çünkü proust, son derece entelektüel bir yazardır, eserlerini oluştururken, ifadelerini kendisinden önceki binlerce yıllık argümanlara dayamıştı. dediğim gibi aklımda kaldığı kadarıyla alıntı yaparak, kitaplarında ki ifadeler ile bahsi geçen filozofların ifadelerini inceleyelim;

öncelikle swann ların tarafı ndan bir kaç alıntı yapalım;

"bir insanın, bilinmeyen bir hayatın parçası olduğunu ve ona olan aşkımız sayesinde bu hayata nüfuz edebileceğimizi zannetmek, bir aşkın doğmasında en temel unsurdur. ve başka hiçbir şeyin önemsenmemesine yol açar."

bu biraz da, admiratio ifadesidir, çünkü insan hep bahsettiğim gibi; ancak başka bir hayatla varolabilir; büyük göçleri bıraktığımız günden itibaren, hayvani özümüz buna çekinir.

"bilinmeden beklenen, kendiliğinden varolan bu gizli haz, gerçekleştiği anda, birlikte olduğumuz kadının sevecen bakışlarının, öpücüklerinin bize yaşattığı diğer hazları öyle bir doruk noktasına getirir ki, özellikle bizim nazarımızda, sevgilimizin iyi yüreğine, bizden esirgemediği lütuflarla ve mutluluklarla ölçtüğümüz, bize yönelik dokunaklı tercihine duyduğumuz minnetten kaynaklanan bir taşkınlık olarak ortaya çıkar."

"çünkü nasıl ki bazen bir kadına aşık olmamız için, bize mlle swann ın bana bakışında gördüğümü zannettiğim bir aşağılamayla bakması ona asla sahip olamayacağımızı düşünmemiz yeterli olursa, bazen de mme de guermantes gibi iyilikle bakması, ona sahip olabileceğimizi düşünmemiz, ona aşık olmamıza yeter."

"bu durumda ok yaydan çıkar, o sırada birlikte olmaktan hoşlandığımız kişi kimse, aşık olacağımız kişi de odur."

"kadınlar konusunda ne kadar görmüş geçirmiş ve bıkkın olsakta, farklı kadınlara sahip olmayı, hep aynı ve önceden bilinen bir şey olarak görsek de, zor ya da bizim zor zannettiğimiz kadınlar, sahip olmayı, yepyeni, değişik bir hazza dönüştürürler, sahip olma eylemini ilişkilerimizdeki beklemedik olaya dayandırmak zorunda bırakırlar bizi. "

"aynı şekilde, deniz görüntüsüyle dalga seslerinin güzelliğinden emin olamayan insanlar da, ancak bu zevkleri tatmalarına imkan veren otel odasına günde yüz frank ödedikleri zaman deniz ve dalgaların güzel olduğuna ve menfaatten uzak zevklerin üstünlüğüne inanırlar."

"iki sevgiliden birinin aşırı derecede ki sevgisini göstermesi, diğerini, yeterince sevmekten temelli bağışık tutar."

"çünkü aşkla ölüm arasındaki en büyük benzerlik, her zaman sözü edilen muğlak benzerlikler değil, her ikisininde bizi, gerçekliğini kavrayamamaktan, elimizden kaçırmaktan korktuğumuz kişiliğin sırrını daha derinlemesine sorgulamaya itmeleridir."

burada da spinozanın, zorunlu aşkına doğrudan bir gönderme mevcuttur.

"aşk, aslında tek başlarına, aşksız varolamayacak, aşkla birlikte sona eren hazlarda bir kanıt, bir süreklilik garantisi bulmaya o kadar ihtiyaç gösterir ki"

bu noktada, birden fazla filozofa birden bir ifade varmış gibi duruyor aslında. aşkın emek süreci istemesi, ve sonunda tamamlanma güdüsüyle schopenhaure esintisi duymuştum.

"odette i seyrediyordu, yüzünde ve vücudunda, freskin parçasını gördü ve o günden sonra, odette le beraber olduğunda da, ondan ayrı onu düşündüğünde de, hep bir freks parçasını bulmaya çalıştı odette te."

bu konuda şu alıntıyı yapmayı uygun görüyorum;

"beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhlari koyup aşk saniyorsunuz." shakespeare

"çünkü tutku, tıpkı içimizdeki geçici ve farklı bir kişilik gibi, diğer kişiliğin yerini alır ve onun daha önce kendisini ifade etmekte kullandığı değişmez işaretleri yürürlükten kaldırıverir."

bu biraz daha, emeğe yatkınlığa vurgu yapar, aşk için değişme ifadesi gibi. bunda da çok sert bir biçimde nietzsche ifadesi görmüştüm. ama o, bunu aşağılayıcı bir şekilde görür ve aşkın iki yarımı değil; ancak iki tam insanın daha yüce olan için bir araya gelmesini doğru bulur. aksi halde, 2 eksik ruhun hastalıklı bir tezahürü gerçekleşecektir.

"insanlarla genelde o kadar ilgilenmeyiz ki, bize bunca acı ve mutluluk verebilme gücünü bir kişiye yüklediğimizde, o kişi başka bir dünyaya aitmiş gibi görünür gözümüze, bir şiirsellikle sarmalanır ve hayatımızı, kendisini az çok yakınımızda bulunacağı, heyecan dolu bir akış haline getirir."

bunda da sabahattin ali ifadesi vardır; bir dönemin artık suyu çıkartalın kürk mantolu madonna sındaki aşkına benzetilebilir.

gene de kitap da en sevdiğim bölüm, aslında odette e aşık olmadığını anladığı şu bölümdür, temiz bir kahkaha atmıştım;

"hayatımın onca yılını hasrettiğim, uğruna ölmek istediğim, en büyük aşkımı yaşadığım kadın, aslında hoşuma gitmeyen, tipim bile olmayan bir kadınmış meğer!"

albert camus nun, la chutte sinden alıntı yapıyorum ve tertemiz bir açıklığa kavuşuyor;

"bir adam tanıdım, kafasız bir kadına yaşamının yirmi yılını verdi, her şeyi feda etti ona, dostlarını, emeğini, dürüstluğünü bile, ama bir akşam, kadını hic sevmemiş olduğunu anladı. "

bir miktar da çiçek açmış genç kızların gölgesinde isimli kitabından alıntı yaparsak;

"sevdiğimiz zaman, aşk o kadar büyüktür bir bütün olarak içimize sığmaz; sevdiğimiz insana doğru yayılır, onda kendisini durduran, başlangıç noktasına geri dönmeye zorlayan bir yüzey bulur; işte karışmızdakinin hisleri dediğimiz şey, kendi sevgimizin çarpıp geri dönüşüdür; bizi gidişten daha fazla etkilemesinin, büyülemesinin sebebiyse, kendimizden çıktığını fark etmeyişimizdir."

diyerek, dilin varabileceği noktanın kuvvetini de vurgular. çünkü proust okuyan birisi, sıkıcı tasvirlerin, klasik bir aşk hikayesinin içinde koca bir felsefeyi de öğreniyor demektir.

"insanları yaklaştıran şey, fikirlerin ortak oluşu değil, anlayışların akraba oluşudur".

schopenhauer ise; "insan kendine benzeyeni kollar" der.

son olarak da "tüm hayaller gibi, solup tamamen silinmemek için dışarıdan beslenmeye muhtaçtır" der proust; zeki müren ise "çoktan unuturdum seni, ah bu şarkıların gözü kör olsun" der.

ama ne olursa olsun; aşk en büyük trajedimizi gerçek yapacak olsa bile; "insanım, insan ait olan hiçbir şey bana yabancı değil". ne demiş necip fazıl, son derece erotik bir yorumla; "kör olsam da açılır gözüm ona sürseler, isa nın eli diye bir kadın bacağını"

velhasılı kelam, marx ın büyük aşkından şöyle bir alıntıyla noktayalım;

"ama aşk -feurbachvari insana aşk değil, metabolizmaya aşk değil, proletaryaya aşk değil- sevdiğine aşk, yani sana aşk, insanı yeniden insanlaştırıyor."

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder