8 Temmuz 2015 Çarşamba

Michel Foucault un Heterotopyası ve AVM

michel foucault un bir önerisi vardır; heterotopya.

klasik ütopyaların felsefe de bir sıkıntısı vardır. çünkü özellikle "imkan" ve "imkansızlık" arasında sıkışıp kalır; fantezi, kurgu ve dilek arasında gider gelir. doğal olarak ütopyanın, son tahlilde gerçek olmayacak mutlak iyi ideası çerçevesinde yazılmış kurgu metinler olduğuna karar verilir; (bkz: güneş ülkesi), (bkz: gulliver in gezileri)

foucault, hererotopya yı bu durumlar için yaratmıştır; realizmden kopmadan nasıl kurgulanabilir ortam oluşturulur? alt metinleri yok etmeden, avant garde bir anlayış nasıl hüküm sürer? hatta avant-garde üst metni oluşturup, dilin yolunu tıkadığında nasıl yapısalcı davranılabilir? çözüm biraz warp balonlarını andırıyor. "cazibe merkezleri" oluşturarak, üst metnin içerisine yerleştirerek. düz ifade edersek, mevzut sistem içerisine büyük bir yıkım getirmeyecek şekilde "kurtarılmış alan" yaratmak.

mezarlıklar, tatil köyleri, sözlükler, siteler (yaşam alanları) ve tabi ki avm ler.

ütopyalar, homojenize bir durum sergiledikleri için teselli verdiği kadar dışlayıcıdır. heterotopyalar ise, kelime anlamıyla aynı nitelikleri taşır; heterojendir. içinde yaşanılan alanda; kültürel, mekansal ve örgütsel bir birliktelik sunar.

avm konusunu bir çok açıdan yorumlayabiliriz. neredeyse her konuda da sıkıntılı bir yapıdır.

tartışmasız bir şekilde heterotopyadır. çünkü, alışılagelmiş sokak kültürünün içerisinde örgütlenerek, yalıtılmış bir alan oluştururlar. peki heterotopya kötü bir şey mi? hayır değil. çünkü gezi hareketi de heterotopyadır. siyasi düzlemde bir karşılığı yoktur; direniştir. ütopya, devrim demek ise heterotopya direnişi simgeler. yıkım ve bozunum getirmez, örgütlenme ve yalıtım gelir. fakat avm lerin beslendiği refleksler, bir üst kimlik arayışından doğar. burjuva sınıfları 19. yy n sonlarından itibaren kendini yalıtma isteğini kültürel alandan, mimari alana kadar gerçekleştirmiştir. burası kültürel evrim açısından, zaten beklenilen bir durum.

ama avm ler, tamamen burjuva sınıflarına ait alanlar değiller. onlar, orta direk sınıfların yani küçük burjuva sınıfların, bir üst kimlik arayışındna doğan alanlardır. oluşamamış bir kültürün, ham meyvesidir. halbuse evrimsel açıdan bakarsak, doğu ve batı avrupanın tamamında, küçük burjuvanın ait olduğu yer, heterojen gelişmiş sokak kültürüne dayanır. avm ler ise, metalar yaratarak yabancılaşmayı tetikler, sosyo-ekonomik olarak sınıfları hatırlatır ve hatta alt sınıfları dışarı atar. (haberlerde çıktığı gibi paspal görünümlü işçilerin içeri alınmaması vs.)

biraz tarihsel arkaplana gidersek; avrupa ve doğu, pazar alanları oluşturarak ilkel bir avm kültürünü doğurmuştu zaten. fakat, 19. yy ın modernleşme çabaları, fransa başta olmak üzere diğer avrupa ülkelerine, heterotopik "sokaklar" getirdi. bunlar daha sonra pavillion ve fuarlara dönüştü, ileri de bu pavyonlardan birisinde eyfel kulesi doğacaktı...

fakat ingiltire nin başta çektiği kumpanya kavramı, başta amerika olmak üzere bir çok sömürge altına giren ülkeye betonarme pazar alanları sundu; sokak kültürünü, direnişi tehlikeli bulduğu için kırmayı hedef aldı, bu daha sonra amerika ve hindistan ın dışlanmış halklarca devrime gitmesine neden oldu.

gelgelelim türkiye ye. tüm avrupa ülkelerinden, sadece istanbul daki avm lerimizle daha fazla avm ye sahibiz. bunun sebebi ise burjuva sınıflarının ve hatta küçük burjuva sınıflarının yetersiz eğitime sahip olması. çünkü paris gibi gelişmiş ve kanaat önderliği yapabilmiş kentlerde, "kent kültürü" oturduğundan dolayı, şehir katline izin verilmez. yaşam alanları, sokaklar üzerinden dağıtılır. burjuva kendini gene yalıtmak isteyecektir; bu kaçınılmaz bir hareket. fakat bunu belirli bölgelerin kira gelirlerini arttırarak, o bölgede yaşamı mümkün olduğunca pahalaştırarak yani bölgeyi bir meta haline getirerek aşar. bu sayede, sınıflar ekonomik olarak ait oldukları bölgelere hapsedilmiş olur. türkiye de de bu 19. yy dan itibaren gerçekleşti. nişantaşı güzel bir örnek oluşturabilir. gerçek değeri etmeyecek kadar emlak balonları oluşturulur, esnaflar sattıkları ürünleri üst sınıfa sunarlar ve zaten ürünlerde o skaladadır. doğal olarak sokağa girip çıkmak serbest olur fakat, sokak eninde sonunda sizi geri kusar.

fakat çarpık kentleşmenin hat safhada olduğu istanbul, kent kültürünü başaramadığı için bu refleksleri ilkel bir şekilde gerçekleştirdi; kendini beton duvarların ardına hapsederek. sonuç itibariyle her yere, ve tabi ki kuruldukları bölgenin ekonomik hacmine göre avm ler türedi, içlerine markalar yerleşti. sokak ve direniş kültürü, avant-garde bir direnişe dönüştü. soyutlanmalar yaşandı.

mimari açıdan iki örnek verelim; buyaka meydan ve istinye park. buyaka meydan, avrupadan mimari ödül almış bir çalışma.. kocaeli üniversitesinin makine fakültesi binası, yukarıdan bakarsanız disk şeklindedir. eğer kuş olsaydık, bu belki değerli bir görüntü olabilirdi. fakat mimari de, yaratıcılık düzleme 90 derece açıdan yapılmaz. cephe ve form transformasyonları yaparak, kısaca kanatlardan hamleler gerçekleştirerek yapı, dış noktalardan yaratıcı hale getirilir. çünkü insan gözü ancak kanatları görecektir. buyaka avm de yukarıdan bakınca gemi şeklinde imiş. mimari de, eğer post modern yaklaşım sergilemiyorsanız (ki bu çok tartışmalı bir estetik problemdir) aristocu mantıkla doğadan birebir kopya alınamaz. işlev ve estetik aynı oranda "soyutlanmış" olmalıdır. bir gemi koyup, yanında da rezidanslar dikmek ve hatta cephe hattı boyunca yaratıcılıktan uzak kalmak hatta ve hatta en büyük problem olarak kent dokusuna, konumdaki yerleşimin dokusuna aykırı gelecek bir mimari eser yapmak klasik post modernizme de girmez. çünkü bütünlük, bütün estetik anlayışların temel niteliğidir. yani avm lerin bir diğer problemi de, kent dokusuna zarar vermeleri. bkz; demirören avm.

Sonuç itibariyle, AVM kültürü, modernizmin getirdiği seri üretim kültürünün malesef sakat bir çocuğudur.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder