8 Temmuz 2015 Çarşamba

Sezai Karakoç un Mona Rosa sı

ikinci yeni içindeki üç parasız yatılıdan birisi; sezai karakoç

ünsal oskay ın tespitiyle bunlar; cemal süreya, ece ayhan ve sezai karakoç tur. üçü de, eğitim hayatları boyunca burslu okumuş, üçü de mülkiyeye girmiş ve üçü de sonunda devletle problemler yaşamıştır. cemal süreya, özal hükümetiyle ters düşmüş; ece ayhan kendini sivil şair ilan etmiş; ve sezai karakoç da istifasından sonra politik eylemlere girişmiştir; (bkz: yüce diriliş partisi)

sezai karakoç, bu açıdan ikinci yeni nin en sıradışı elemandır aslında. çünkü, sol aydınlara yakın olan grup içerisinde kendine sarsılmaz bir yer inşa etmekle kalmamış; kendi şiirindeki islami ve doğu kültürünü de ikinci yeninin soyut imgeleriyle harmanlamıştır. böylece, sanat açısından çok ciddi bir katkı sağlamakla beraber ciddi bir ideologluk görevi de üstlenmiştir.

ismet özel onun bu durumu hakkında; "kendi kuşağı içinde en dikkate değer metinleri üretmiş sezai karakoç tur. türkiye de sağ görüşlere sahip olup da sol aydınlar dünyasında kendine yer etmiş ilk isimdir."

diyerek de anlatımının kuvvetliğini vurgulamıştır zaten. 

sezai karakoç, ikinci yenicilerin neredeyse tamamı gibi; anolojist bir yaklaşımla, ilham kaynağını imgeleştirebiliyordu. kadın ve kadına bağlı olan aşk kavramını (kendi şiirinden bahsediyorum), lirikleştirme de son derece başarılıydı. kaldı ki cemal süreya daha sonra bu anlatım için, "ilk ikinci yenici şeyh galiptir." diyecektir.

zaten bu yöntemi için güven turan şöyle der; "karakoç, iki uyuşmazı, lirikle didaktiği birleştirip, dramatiğe dönüştürmeyi de becerir. yine de lirik ağır basar şiirinde."

cemal süreya ile üniversiteden arkadaşlardır. cemal süreya onun hakında şöyle konuşur;

"çok yetenekli bir mehmet akif in tinsel görüntüsüyle adamakıllı dürüst bir necip fazıl ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir sezai karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. türkiye'de, özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnızdır. bir başınadır. hiçbir ortaklığa girmez. dışarıda ve yukarıdadır. yaşama konumu olarak da tek ve benzersiz kişidir. 1960 dan bu yana mukaddesatçı kesimde boy gösteren sanatçı ve yazarları en çok o etkilemiş, ismet özel bile yöneliminde ilk onu aramıştı. özdenören kardeşler anadolu ya kafka yaratıkları salarken ondan ışık almışlardı. cahit zarifoğlu nun büyük inanç içindeki küçük inançsızlıkları karakoç tan sapma olarak düşünülebilir. öyle bir müslüman ki marx da bilir, nietzsche de bilir, rimbaud da bilir. salvador dali de sever. nazım hikmet de okur. kimseyi küçük düşürmez. ama bazı kişileri büyük düşürdüğü olmuştur. en ilkelle en modern arasında durur."

bu ikilinin arası daha sonra politik bir sebeple bozulacaktır. (basit bir sağ-sol kavgası değil)

tüm bunlar yüzünden "hem ikinci yeninin tam içinde, hem de dışında" bir şair olur.

gülten akın bu durumu; "salt bizi gençliğimize götüren mona rosa yı, balkon u, anneler ve çocuklar ı, kapalı çarşı yı yazmış olan önemli bir şairdir. sezai karakoç adı, ailemiz içinde hep sevgiyle anılan uzak bir kardeş adıdır. o, sonsuzca bütün insanlara dönük yanıyla da, münzevi yanıyla da, şiirimizde özgün bir duruştur. kişiliğiyle, yaşamıyla, yaptıklarıyla bu özgünlüğünü sürdürdüğünü düşünüyorum. doğunun mistisizmini, batının biçemini, her ikisinin de bilgisini taşıdı."

gelgelelim şiirlerine. aslında sezai karakoç şiirlerini, kullandığı imgeler yüzünden bir çok açıdan ayrı ayrı incelemek gerekir. fekat bugün, meşhur mona rosa hikayesi doğrultusunda kısa bir inceleme yapıcam. 

mona rosa ilk defa ankara da, hisar dergisinde basılır. ilhan geçer şöyle anlatır;

"mülkiye öğrencisi bir şair delikanlı mona rosa adlı bir şiir getirdi bize. şiir güzel, ama çok uzun, tam on dört bağlamdan, on dört beşlikten oluşuyor. kıt olanaklarla çıkarıyoruz hisar ı. sayfa sayımız sınırlı, koymamız gereken başka şiirler, başka yazılar var. rica ettik, 'kısaltman mümkün mü, ya da biz kısaltabilir miyiz?' dedik. diretti: 'hayır, ya verdiğim haliyle yayımlayın, ya da hiç yayımlamayın!' çaresiz, olduğu gibi yayımladık. sonradan öğrendik, her bağlamın her beşliğin ilk dizesinin ilk harfleri beşlikler arasında akrostiş oluşturuyormuş: muazzez akkaya m."

muazzez akkaya, geyve ye sonrada yerleşmiş bir muhacir kızıdır. kandilli kız lisesini bitirip, mülkiyeye girer. güzel, popüler, sporcu bir kızdır. doğal olarak sezai karakoç u etkiler. cemal süreya şöyle anlatır;

"bilirsin güzel kızlar mülkiye yi kazanmaz. geyveli bir kız vardı sınıfımızda, muazzez akkaya. güzelce. neşeli. konuşkan... az konuşan, durgun, içe dönük, diyarbakırlı taşra çocuğu sezai yi onun bu şen şakrak hali çekti. eğlenmeyi, dans etmeyi, gülüp oynamayı seven bir kızdı. onu hiç elinde bir kitapla görmedim. şiirmiş, yazınmış, sanatmış, o taraklarda bezi yoktu. umurunda olmadı sezai nin aşkı. hoş sezai de peşinden koşmadı. bilirsin düşkündür onuruna. mona rosa şiirini yazarak aşkını noktalayıp yüreğindeki mezara gömdü."

böylece victor hugo nun şu güzide sözleri bir kere daha yaşanarak, bir aşk tarihe gömülür;

"çünkü aramızda dağlar denizler ve benim o kahrolası gururum var"

şiirlerini tek tek incelememiz gerekirse. mona rosa şiirinin ilk hali şudur;

"mona rosa. siyah güller, ak güller. 
geyve'nin gülleri ve beyaz yatak."

fakat anlaşılmaması için geyve gider, yerine gülce gelir. değişimlerin hiçbirinde akrostiş bozulmaz. bu efsane şiirde ise sezai karakoç un bütün duygu durumlarını izleyebiliriz;

"kanadı kırık kuş merhamet ister. 
ah senin yüzünden kana batacak. 
mona rosa. siyah güller, ak güller."

yollarını değiştirir, evinin önünden geçer ve onu izler sezai;

"açma pencereni perdeleri çek, 
mona rosa seni görmemeliyim.
bir bakışın ölmem için yetecek. 
anla mona rosa ben bir deliyim. 
açma pencereni perdeleri çek."

fakat umutsuzluk, mutsuzluğu da doğurur;

"bir mumun ardında bekleyen rüzgar, 
ışıksız ruhumu sallar da durur."

hatta bazen dayanamaz bile;

"ah beni vursalar bir kuş yerine.
akşamları gelir incir kuşları."

ama muazzez sağırdır bu aşka;

"artık inan bana muhacir kızı, 
dinle ve kabul et itirafımı. 
bir soğuk, bir mavi, bir garip sızı 
alev alev sardı her tarafımı.
artık inan bana muhacir kızı."

fakat bu aşk, bütün bir üniversite hayatını alır sezai nin. muazzez, pinpon da oynayan birisidir, turvuna düzenlenir, bütün herkes oraya gider. tribünlerde oturanlardan birisi de sezai karakoç tur tabi ki;

"beyaz iplik sert iplik ve tak tak 
yuvarlak top küçük top ve tak tak 
ping-pong masası varla yok arası 
ben ellerim kesik varla yok arası"

topun her sekişinde sezai karakoç un da içinde seker ruhu;

"ha sezai ha ping-pong masası 
ha ping-pong masası ha boş tüfek"

ara olur, muazzez sevgilisine sıcak bir selam verir;

"bir el işareti eyvallah ve tak tak 
gözlerin ne kadar güzel ne kadar iyi 
ne kadar güzel ne kadar sıcak 
tak tak tak tak tak tak tak"

ve oyun biter, muazzez ile sevgilisi ayrılırlar oradan;

"öpücüğüne eyvallah ve tak tak 
beraber sinemaya ... evet ... ve tak tak 
ping-pong masası varla yok arası"

ama işte, aşka uçmazsan kanatların neye yarar? bir gün muazzez sınıfa gelir, inci bir kolye takmıştır o gün. hatta sezai ile bir iki kelime bile konuşurlar, arkadaşça;

"her parçasındayım kırkayak sesli boğuk arkadaşlığın 
çalkantısız üniversitenin yalnızlığın ve ağlamanın"

ve takılır kolyesine, yabancı bir koku daha alır;

"ben bir yabancı buğunun kokusunu alıyorum 
bu kokuyu alıyorsam onulmaz kıskançlık yaramdandır 
benim garipliğime bakma benim kıskançlığıma bakma benim 
incilerin ilk gerçek ve yeni yorumunu bulur gibi oluyorum 
bu inciler denizlerin en karanlık noktalarında bile yoktur 
benim ak ve kara kayalar içinde bulduğum inciler 
bu inciler sen olmasan bende bile yoktur 
oldukları yerde bile"

sonra da gider evine, erkekçe ağlar;

"erkek ağlar mı diyeceksin 
hayberin kapısı ağlar mı erkek ağlar mı 
ben yel gibi erkekler ağlar diyorum 
bir dakika ağlar yılbaşı dakikasında 
daha gözlerimin gerçek yaşları belirmeden 
ağlamak diye bir şey yoktur diye bir şey"

uzaklaşsa bile düşer aklına muazzez, vazgeçemez davasından;

"yine akşam oldu, 
yalnızlık omuzlarıma çivisini çaktı yine, 
uzaklık aynı gerçi, 
her yerdeyken olan uzaklığın pek değişmedi, 
yine akşam oldu orda olduğu gibi, 
görebiliyorum seni burdan da, 
aynısıydı ordayken de, 
uzaklıktan korkmuyorum belki de, 
orada da aynıydı uzaklık gerçi 
donuklaşmış oldu artık bu, 
bir o kadar da hüzünlü romanlar gibi"

gerçekten de romanlar gibi... sıddık akbayır onu apollinaire e benzetir;

"fransız şair apollinaire, zengin bir ailenin çocuklarına fransızca öğretirken, kendisiyle birlikte aynı şatoda ingilizce öğretmenliği yapan annie playden a aşık olur. rhin şiirleri nde güzel dizeler yazar onun için. ülkesine döner sonra bu ingiliz kız. apollinaire londra da arayıp durur onu, 'bir aşk kırgınının şarkısı' adlı şiirden hiçbir zaman haberi olmaz annie playden ın. olsa bile ne değişir. sezai karakoç un mona rosa sı da buna çok yakın biçimde noktalanır. amerika'ya giden, halen orada yaşayan ve kocasının ölümüne dek, sezai karakoç a ve kendisi için yazılmış güzel aşk şiiri mona rosa ya kayıtsız bir kadın."

şöyle buyurdu edip cansever;

"çok şeyleri kadınlar için yaptım, kadınlar
onlar ki yokmuşum gibi sevdiler beni"

ve bir erkeğin estetiğe kaygısı doğadan gelir;

"kör olsam da açılır gözüm, ona sürseler
isa nın eli diye, bir kadın bacağını" necip fazıl kısakürek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder