21 Ağustos 2015 Cuma

Edebiyatın Üretim Motivasyonu Olarak Mutsuzluk

Scream
"Öyleyse doğruyu söyleyeyim size! Siz barışı, yeni savaşların aracı olarak sevmelisiniz. Ve kısa barışı, uzunundan daha çok sevmelisiniz." Böyle Buyurdu Zerdüşt, Friedrich W. Nietzsche

Zerdüşt, çatışma ortamlarının "gelişim" için en uygun olduğunu ve barış ile mutluluğun ancak tembelliğe yol açacağını böyle savunmuştu. Eğer konstrüktivist bir açıdan bakıyorsak sanata, o da bir üretimsel faaliyet halini alacaktır. Bu durumda sanat eserleri de üretime dönüşür; peki bu üretimin motivasyonları içerisinde en büyük söze kim sahiptir?

Eğer, "ilham" konusunu inceliyor olsaydık; çok derin bir kuyuya düşerdik. Çünkü sanatçının ilhamları; bağlı olduğu disiplinler ve sanatsal akımlar ile giderek daha fazla derinleşir. Çevrenin onun üzerinde bıraktığı empresyonist izler, onun beklentileri gibi binlerce "ilham" konusuyla karşı karşıya kalırdık. Halbuse bir şeyler üretmek için "masanın başına oturmasına" sebep arıyorsak, motivasyonunu daha net çizgiler halinde okuyabiliriz. Elbet ki sanat asla bu kadar basit değildir. "Bir şairi bütünüyle anlamak için kullandığı kaleme kadar bilmek gerekir" der Cemal Süreya. Bu diğer disiplinler için de aynıdır. Edward Munch ın meşhur tablosu "Scream" in bir yanardağ patlamasının havayı değiştirmesi yüzünden oluşması, sanatçıların çevresel etkilerden de son derece "ilham" alabileceğini gösterir.

Mutsuzluk; bir rahatsızlık, hoşnut olmama durumu bunun sonucunda ise bir "arayış", "çözüme kavuşturma", belki de "içini dökme" hali olarak karşımıza çıkar. Her ne kadar modern tıp, "depresyonu"; "kişinin sosyal işlevlerini ve günlük yaşama dair etkinliklerini rahatsız edecek, bozacak dereceye ulaşmış üzüntü, melankoli veya keder durumudur." (Vikipedi) diyerek "üretim" yapamaz hale gelmek ile hastalık olarak tanımlasa da, bu süreçte üretilmiş eserler mevcut.

Goethe
Mutsuzluk üzerine birkaç aforizma ararsak şunlara ulaşabiliriz;

"İyi uyudum, çünkü mutsuzluğum vardı. Hiç kuşkusuz yatağın dibine kıvrılıp yatarak geçirdi geceyi. Ondan önce uyandım ve birkaç saniye anlatılmaz bir mutluluk duydum. Sonra mutsuzluğum da uyandı, hemen üzerime atıldı." Michel Tournier

"Üzüntüler, yalnızlıkta büyük bir mutsuzluğa dönüşür: bir sinek bir canavar olur." J.J. Rousseau

"İnsan, tebessümle gözyaşı arasında gidip gelen bir sarkaçtır." Byron

"Bütün kalpleriyle ağlamayı bilmeyen insanlar, gülmeyi de bilmezler." V.C.Kersey

"Kişi kendi mutluluğununa katlanabilmek için, bir başkasının acısını taşıyabilmeli." Stanislaw J. Lec

"İnsanların en mutsuzu, öteki insanları sefil ederek mutlu olduğunu sanandır." Fenelon

"İnsanın son gününü beklemeli her zaman; mutlu dememeli ona ölmeden, cenazesi kaldırılmadan." Ovidius

"Bu dünyada tortusuz şarap olmadığı gibi, üzüntüsüz sevinç de yoktur." Montaigne

"Sevinç, çoğu zaman derin acıları saklamak üzere bir çabadır." George Sand

"Bütün mutsuzluklar yokluktan değil, çokluktan ileri gelir." Tolstoy

"Mutsuzlukların en tatlısı, kişinin alıştığı mutsuzluktur." W. Edish

"Dört şey mutsuzluk eseridir: Cahillik, tembellik, kimsesizlik ve bayağılık." Ferideddün Attar

"Kahredici olan, acının varlığı değil, nedensiz acıdır." Nietzsche

"Tanrı çoğu kez mutsuzları bir araya getirir ki, dertleri yok olsun." Goethe

"Öğrendikten ve sevdikten sonra daha çok acı çekeceksiniz." Victor Hugo

"Sanatın kaynağı asla mutluluk değildir." Chuck Palahniuk

Mutsuzluk; romantikler tarafından aşka bağlanırken realistlerde hayatın kendisine bağlanır. Varoluşçularda ise "mutsuzluk" bir gereklilik halini alır; çünkü "zaten neden mutlu olalım ki?"

Edip Cansever
İkinci Yenici şair Turgut Uyar ise "mutsuzluğu" doğrudan konuşur;

"Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insansoyunun
Sevgim acıyor"

Aynı zamanda Cemal Süreya dan örnek alabiliriz;

"Mutsuzluk gülümseyerek gelir, adıyla süslenmiştir;
Banliyo treninde rastladığımız
Sınav saatini kaçırmış liseli kız,
Hep kazanırsın ey çözümsüzlük!"

Edip Cansever in tüm o mutsuz kişilikleri; Ruhi bey, Yakup... Edip Cansever e göre mutsuzluk bir gelişme durumudur;

"Öğrendim öğrenmesine, mutsuzluk da bir gelişmedir"

Fakat aynı zamanda, "depresyona" yaklaşan bir mutsuzluğun kötücüllüğünü de söylemiştir;

"Ve demiştin bir gün, anımsıyorum
Mutsuzluk da boğabilirmiş insanı
Bir gün, akşama doğru, alacakaranlıkta."

Tüm bunların yanında edebiyatımızda "mutsuzluk" teması göründüğü gibi çok kuvvetlidir; Nilgün Marmara nın Slvia Plath ın poetikasından etkilenmiş şiirlerinden; Oğuz Atay ın "Tutunamayanlar" ındaki mutsuz Selim karakterine ile tabi ki efsanevi Yusuf Atılgan ın Bay C. sine kadar, "mutsuzluk" modifi başarıyla işlenmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu nun "Ankara" eserinde "Selma" karakteri ile; Reşat Nuri Gültekin in "Yaprak Dökümü" ve Halit Zira Uşakligil in "Aşk-ı Memnu" su da "mutsuzluk" temalı güzide yapıtlardır.

Biz ise bu yazıyı daha "mutlu" bir sanat eseriyle bitirmek isteriz; "Bize mutluluğun resmini çizebilir misin Abidin?"

Abidin Dino

13 Ağustos 2015 Perşembe

Kurguyu Yerle Bir Eden Anlatım: Self-Reflexive Filmler

Self-Reflexive ya da Türkçe ifade ile, "özdönüşümsel" anlatımlar kurgunun yarattığı "dördüncü duvarı" yıkmak adına "kendi"ye göndermede bulunma, "kendi"yi referans gösterme yoluyla gerçekçiliği sorgulama yöntemidir. Aslında tiyatro kökenli olan "dördüncü duvar" kavramı en basit haliyle, izleyiciler ile sahnedeki oyunun arasındaki "düş" halidir. Sahnedeki oyuncular, belirli bir kurguya bağlı kalarak gerçekçilik sağlamayı hedeflerler.

Tiyatroda; absürd akım içerisinde bu kurgu yıkılır, izleyiciye sık sık bunun oyun olduğu hatırlatılır. Bununla beraber "dördüncü duvar"ın varlığı post-modernizm içerisinde de tartışmalıdır; dram veya güldürü anlatımında bu dördündü duvar, farklı bir anlatım sergilemek adına manipüle edilebilir. Çünkü post-modernizmin içerisinde bulunan "kurgu" kavramı, aynı zamanda "rölatif" anlamına da gelmektedir.

Sinema da ise bizleri self-reflexive kavramı karşılamakta. Kurgu içerisinde, filmin kendini referans göstermesi ya da kendine göndermelerde bulunması gibi teknikleri mevcutken, aynı zamanda oyuncuların doğrudan kameraya konuşması, çekim ve montajın bilerek gösterilmesi gibi daha net halleri de mevcuttur.

1. Sinema dünyası hakkında çekilen filmler

Bu tür, filmin içerisinde film çekim teknikleri anlatması ile "kendine gönderme" yapmaktadır. Ya da Annie Hall gibi, doğrudan kameraya konuşup, kurguyu yıkmak gibi teknikleri de barındırır.

Federico Fellini “8½” (1963), Spike Joneze “Adaptation” (2002), Charlie Kaufman “Synecdoche, New York” (2008), Jean-Luc Godard “Le mépris” (1963, “Contempt” İngilizcesi), Joel Coen ve Ethan Coen “Barton Fink” (1991), Billy Wilder “Sunset Blvd.” (1950), Robert Altman “The Player” (1992), Nicolas Winding Refn “Drive” (2011), David Lynch “Mulholland Drive” (2001), Tom DiCillo “Living in Oblivion” (1995), Woody Allen “Crimes and Misdemeanors” (1989), “Hollywood Ending” (2002) ve “Annie Hall” (1977), Richard Attenborough “Chaplin” (1992), Frank Darabont “Majestic” (2001), Martin McDonagh “Seven Psychopaths” (2012), Atom Egoyan “Ararat” (2002), Giuseppe Tornatore “L’uomo delle stelle” (1995, “The Star Maker” İngilizcesi) ve “Nuovo Cinema Paradiso” (1988, “Cinema Paradiso” İngilizcesi) ve David Mamet “State and Main” (2000).

Annie Hall
2. Geleneksel sistem ile dalga geçen filmler

Bu tür içerisinde, sinema gelenekleriyle dalga geçilen filmler yer almakta. Tarantino nun filmlerinde kötülerin kazanması veyahut başrolün aniden ölmesi gibi.

Mel Brooks “Blazing Saddles” (1974), Tom McGrath “MegaMind” (2010), Edgar Wright “Hot Fuzz” (2007), Jim Abrahams, David Zucker ve Jerry Zucker “Airplane!” (1980), Martin McDonagh “Seven Psychopaths” (2012), Quentin Tarantino “Reservoir Dogs” (1992), “Pulp Fiction” (1994) ve Wes Craven “Scream” (1996)

Pulp Fiction
3. Sahte kahraman veya "hikaye anlatıcı"

Bu iki şekle ayrılmakta; ya bir sahte kahramanın başkalarının başından geçen hikayeleri anlattığı teknik ya da doğrudan kahramanın kendi hikayesini anlattığı teknik. Her iki durumda da hikayenin yapaylığı referans gösterilir. Anlatıcının içinde yer aldığı kurgu içerisinde, tekrar bir kurgu kurulur.

David Fincher “Fight Club” (1999), Joel Coen ve Ethan Coen “The Man Who Wasn`t There” (2001), Martin Scorsese “Taxi Driver” (1976), “Casino” (1995) ve “Goodfellas” (1990), "Stanley Kubrick “A Clockwork Orange” (1971), George Cloony “Confessions of A Dangerous Mind” (2002) ve Jason Reitman “Thank You for Smoking” (2005)

Taxi Driver
4. Oyuncunun geçmişine yapılan gönderme

Bir diğer zekice olan yöntem ise, filmde yer alan oyuncuların; başka filmlerdeki rollerine yaptıkları göndermelerdir.

Quentin Tarantino “Pulp Fiction” (1994) ve Guy Ritchie`s “Snatch” (2000)

Pulp Fiction da, John Travolta ın Uma Thurman ile yaptığı dans aslında "Saturday Night Fever" ve "Grease" filmlerindeki karakterlerine göndermedir. Snatch filminde ise, Brad Pitt in sokak dövüşçüsü karakteri, "Fight Club" daki "Tyrel Durden" referansıdır.

Snatch
5. Sinema teknikleriyle verilen referanslar

İzleyiciye bunu bir kurgu olduğunu belli eden referanslar sunan bir teknik. Soundtack in aslında yandaki adam tarafından çalınıyor oluşu; kameranın açısı değişince aniden onu görmemiz gibi.

Woody Allen “Bananas” (1971), Allen dolabı açınca soundtack i çalan adamı görmekte. Mike Nichols “The Graduate” (1967), Dustin Hoffman, Mrs. Robinson ın bacakları arasıda tuzağa düşmekte. Bernardo Bertolucci “Il Conformista” (1970, “The Conformist” İngilizcesi) ana karakter Marcello Clerici, "normal hayatı" yönetemediği için, kamerada bozuk bir perspektifle yer almakta. Joel Coen ve Ethan Coen`s “The Man Who Wasn`t There” (2001), Birdy, piano da sahnenin soundtack ini çalmakta.

Bananas
Her ne kadar biz "ana hatlarıyla" kategoriler belirlesek de, bu uçsuz bucaksız sinema dünyası içerisinde mümkün değil tabi ki. Kaldı ki, "Birdman" gibi; (kurguyu anlatan, geleneklerle dalga geçen ve oyuncuların kendi geçmişlerine gönderme yapan) birden fazla yöntemi kullanan filmler de mevcut. Bu da tekniğin aslında ne kadar yatarıcı olduğunu gözler önüne sürüyor.

11 Ağustos 2015 Salı

Sherrie Levine: Sanatta Kopyalama

Sherrie Levine 1947 doğumlu ABD'li sanatçıdır. Modernizm'in benzersizlik, ilerleme ve başyapıt gibi kutsallaştırılmış kavramlarını irdeleyen Levine çalışmalarında feminist kimliğinin bir yansıması olarak Edward Weston, Alexander Rodchenko, Eliot Porter gibi erkek fotoğrafçıların fotoğraflarını çekip, bunları kendi yapıtları olarak sergilemiştir.

Levine gerçekliğe gönderme yapıp adeta meydan okumuştur. Fotoğrafın çoğaltılabilir olduğu çağda bile biriciklik ya da orijinallik aranmasını eleştirmiş, eserlere imzasını atıp yeni bir şey katmadan kendine mal etmiştir. Yaptığı iş postmodernizmin alameti olarak görülmüştür. Fakat Levine gibi sanatçıların uyguladıkları bu çalışmalar belki de farkında olmadan ''sanat eserinin'' hunharca çoğaltılmasıyla, orjinal eserin ticari değerinin paha biçilemez bir niteliğe bürünmesine yol açtı.


Levine, dekonstrüktist bir tavırla gerçekleştirdiği eserlerinde sanat yapıtının hiçbir zaman tüketilemeyeceğini ve onun kimliğinin, ancak daha sonra  yapılan yorumlar olabileceğini savunmuştur.

2001 yılında bu sefer Sherrie Levine ın kopyaladığı fotoğrafı kopyalayan Michael Mandiberg işi daha da ileri boyuta taşımıştır.





Sherrie bununla da yetinmeyip sanat tarihi hakkında az-çok bilgisi olan herkesin hemen hatırlayacağı Marcel Duchamp'ın 1917 tarihli Çeşme (Pisuvar) eserini de kopyalamıştır.

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Kilometrelerce Mimarlık: Moskova Metrosu

Eğer Sovyet mimarisinin retrospektif bir sergisi olsaydı, şüphesiz ki fütürizmin sınırlarını zorlayan, görkemli yapılardan geçilmez olurdu. Sadece kendi topraklarında değil, Balkanlar gibi etkisi altına girmiş ve aynı ideayı paylaşmış olan topraklar da bile, benzer retrofütüristik yapılar görmek mümkündür. Fekat, başka bir çağdan fırlatıp gelmiş gibi duran bu eserlerin çoğu, bugün terk edilmiş vaziyette beklemekte. Bunun asli sebebi, tasarımın, işleve kurban verilmesi olarak görülebilir.

Ama Sovyetlerin en pahalı mimari projesi olan Moskova Metrosu; bugün sadece "metro" olarak bile bir turizm unsuru. 1935 de, tek hatlı ve 11 km ile 3 duraklı planlanan metro, bugün 300 kilometre ile dünyada ikinci toplu taşıma sistemi sayılıyor. Stalin in emri ile geliştirilen metro mimarisi, parlak ve şaşalı olmak üzere tasarlandı. Aynı zamanda olası bir savaşda sığınak görevi olarak görmesi de gerekiyordu. Tıpkı diğer Sovyet eserleri gibi Moskova Metrosu da, bir çeşit "büyüklük" propagansı olarak görülüyordu. Öyle ki; sütunlar, vitraylar, heykeller ile süslendi, her birine kendine has bir karakter kazandırıldı.

Komsomolskaya




Komsomolskaya 1935 de açılmış. Limon rengi sütunları detaylarla süslenmiş. Yerler ise gri granit. Çok başarılı bir Barok stili görebiliyoruz. Rusya nın özgürlük mücadelesinin simgeleyen mozaikler ile kaplı.

Novoslobodskaya



Bu istasyon ise 1952 de açılmış. Baskın unsuru cam paneller; Letonyalı sanatçılar E. Veylandan, E. Krests, ve M. Ryskin tarafından üretilmiş olan paneller, yapının simetrik bir halde gitmesine yardımcı oluyor. Bununla beraber, vurucu unsuru platformun sonunda yer alan Pavel Korin in “Dünyada Barış” isimli mozaikleri.

Mayakovskaya



Nazım Hikmet okuyan herkesin bir noktada tanışacağı Mayakovski nin kendine has fütürizminden ilham alınan bu istasyon, yukarıda söylediğimiz gibi sığınak görevi görenlerden. 1941 de ki, İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin in konuşmasına tanık olmuş tarihi bir yapı. Buradaki vurucu unsur ise, tavanda yer alan ve Alexander Deyneka tarafından yapılan "24 Saat Moskova Gökyüzü" isimli mozaik.

Elektrozavodskaya



Doğrudan belli bir konsept üstüne kurulu olan bu istasyonun tavanında 318 tane ampul, pilonlarda bulunan 12 adet mermer kabartmayı vurgulamakta. Kabartmalar ise, dünya savaşı sırasındaki ülkenin mücadelesini anlatıyor. Diğer dikmeler ise orak ve çekiçli izleri taşırlar.

Shosse Entuziastov


Shosse Entuziastov, diğer istasyonlar içerisinde en "heykel" e yakın olan mekan. Burada gri ve sarının dansını net biçimde görebiliyoruz; sarı mermerlerin üzerinde de devrimci konularla ilgili resimler yer almakta. Ufukta ise bizi A. Kuznetsov un “Özgürlük Ateşi” isimli heykeli karşılıyor.

Ploshchad Revolyutsii


Metrodaki arkın altında bulunan sütunların 76 tanesine birden, sporcular, çocuklar, askerler, çiftçiler öğrenciler, işçiler gibi ploretaryanın simgelerini yerleştirilmiş. Bu istasyonda, sanki bir heykel müzesiymişçesine tematik bir görev yükleniyor.

Nakhimovsky Prospekt 


Bu istasyon, diğerleri içersinde en minimal tasarıma sahip olan mekan.

Park Pobedy



Bu istasyon daha çok anıt niteliğinde, "Great Patriotic War" yani "Büyük Anayurt Savaşı" isimli, Sovyetlerin, Nazilere karşı olan savaşlarının zaferini simgeleyen bir mozaik ile süslü.

Victory Park



Bu istasyon tıpkı Park Pobedy, anıtsal nitelik taşıyan bir tasarıma sahip. Mimari öğeleri, sütunları ve döşemesine kadar birbirine benzeyen bu iki istasyonda, Rusyanın tarihi başarılarını sunmak üzere tasarlanmış. Burada ise, "Battle of Borodino" yani "Borodino Muharebesi" nde Rusların, Napoleon komutasındaki Fransızlara karşı kazandıkları zafer yer almakta.

Prospekt Mira


İstasyonun dekor teması SSCB de tarımın geliştirilmesidir. İstasyon salonun dikmeleri; açık renkli mermer ile karşı karşıya ve kabartmalarla, heykeltıraş Motovilov tarafından bezenmiştir. Friz yaprakları ve bir asma şeklinde, seramik kabartma ile temsil eder. Zemin ise diğerlerinde de olduğu gibi siyah ve gri granit kaplıdır.

Kievskaya


Buradaki teması ise Rus ve Ukrayna halkının dostluğudur. Kiev mimarlar tarafından yapılan istasyonun projesi yarışmada seçildi. 17. yüzyıldaki Ukrayna mimarisi için tipik dar süs bantları ile dekore edilmiştir. 18 dikme Rusya ve Ukrayna (sanatçı A.Mizin) ilişkilerini resmeden mozaikler ile bezenmiştir.  Mekan ise altın avizeler ile aydınlatılmakta.

Son olarak Moskova Metrosunun genel bir haritasını verelim;


İşte, kilometrelerce süren mimarinin kısacık bir anlatımı...

5 Ağustos 2015 Çarşamba

UMÖB ü Konstrüktivist bir açıdan okumak

Bu yazı UMÖB '15 de Depo Atölyesinin fanzini olan Depo nun 2. sayısında yayınlanmıştır.
Fanzinin tamamı için; http://issuu.com/depo_gazete/docs/depo_say___02
Ek olarak bu yazı, "Michel Foucault un Heterotopyası ve AVM" isimli yazı referans alınarak yazılmıştır.

20. yy ın önemli düşünürlerinden Michel Foucault un bir önermesi vardır; heterotopya. Modernizmin yavaş yavaş etkisi altına giren Avrupa da ikinci dünya savaşının çıkması, hümanist hareketlerin ciddi derecede zarar görmesi ve burjuvanın kendini yalıtma refleksi bir araya gelince, ütopik homojenize örgütleşme giderek daha fazla zor bir hal aldı. Çünkü ütopik hareketler; imkan ile imkansızlık arasında gidip gelirken, aynı oranda homojenize yapısından dolayı dışlayıcılık niteliğini de taşır. Halbuse Foucault un yarattığı "heterotopya", akılcı bir düşünce ışığında, avant garde örgütlülüğün alt metni yok etmeden bir araya gelmesine imkan sağlar. Üretimsel ve ortak payda unsuru etrafında bir "cazibe merkezi" oluşturur.

UMÖB oluşumu, farklı nitelik, disiplin ve anlayıştan olan insanları bir araya getirerek kendi dilini oluşturmanın en güzel örneğidir aslında. Heteropyanın tüm özelliklerini bünyesinde taşır; komünal bir düzene yakınlık, disiplinler arası uzlaşma, yeni bir üst metin oluşturma gayesi ve bir mekan etrafında birliktelik. Bu açıdan, UMÖB etkinleri, modernizmin bize sunduğu yapısalcı ve üretimci anlayışın mikro yansımasıdır. Her ne kadar "kurtarılmış alanlar" mümkün mertebe çekici olsa da, üretimsel yapısı onu aynı oranda eleştirel de kılar.

UMÖB, geçmişin gelenekçi ve sadece "mimarlık" çizgisinden son derece başarılı bir şekilde "tasarım" a evrildi. Bunun en belirgin olduğu dönem ise şu anda süregelen "Tasarım Köyü İzmir". Heterotopik bir açıdan bu daha uygundur; çünkü disiplinler arası iletişim kurmaya olanak sağlamakla beraber, heterojen ve geri beslemesi yüksek bir örgütlülük de kazandırır. İşte bu noktada sorulması gereken soru, bunun atölyelere nasıl yanması gerektiği. Şu anda atölyeler ikiye ayrılmakta; "Sofra*" gibi araştırma ve sunum yapanlar ile "Parametrik Pavillion**" gibi doğrudan üretim gerçekleştirenler. Kavramlar üzerine araştırma yürütüp, bunlar sunmak mı; yoksa bireylerin doğrudan katıldığı bir üretim yapmak mı? Konstrüktivist formüller bu noktada işimize yarar; katılımcıların yapıyı oluşturabilmek, yapının içerisinde yer alabilmesi için "tespit" noktasından uzaklaşıp, üretimsel kademelere daha fazla etkin olmaları gerekiyor. Bu da ancak bir inşa süreci sonucunda mümkün. Sunum durumunda kalıcılık sağlamak malesef zor bir konu, çünkü üretilen tespitler gerçerliliğini yitirme konusunda oldukça kırılgan. Anlayışlar ve hedefler sürekli değişebileceği gibi, sanatsal akımlarda meydana gelen evrimleşmeler de "sunum" için tehdit unsuru. Halbuse yapısalcı çözümler ortaya nesnellik sunduğu için, modası geçse bile kullanılmış olma durumu onu tarihe not düşürür.

Velhasıl-ı kelam, UMÖB '15 bu geçiş döneminde oldukça önemli bir noktada. Bu noktadan sonra alınacak kararlar, etkinliği ya Avrupa daki örneklerine daha fazla yaklaştıracak ya da kendi dilini üretme yoluna sokacak.

*Sofra atölyesi, geleneksel sofra kültürünü köy ortamında inleceyip, belirli bir ölçekte sunum gerçekleştirmeyi hedeflemiştir.
**Parametrik Pavillion; köyde belirlenen bir konumda, kargılar kullanılarak pavillion inşa etmiştir.