2 Ağustos 2016 Salı

Kafamda Bir Tuhaflık: Lümpen Proletaryanın Epik İstanbul u

"Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır."  Celal Salik

Orhan Pamuk un 2014 tarihli romanı "Kafamda Bir Tuhaflık", kendi deyimiyle; "İstanbul a göçün, panoramik, epik olmaya çalışan ciddi bir hikayesi." Baş karakter bozacı Mevlüt ün, çocukluğunda göçtüğü İstanbul u bir sokak satıcısı gözüyle izliyor, İstanbul a ivmelenen Anadolu halkı sebebiyle yaşanan değişimleri panoramik olarak izliyoruz. Klasik post-modern yazar çizgisinden çıkarak, epik bir eser ortaya koymaya çalışan Orhan Pamuk, bu eserinde özellikle Kara Kitap a oranla anlatımında kökten bir değişikliğe gidiyor. Kendi yarattığı evrende ünlü bir yazar olan Celal Salik den yaptığı alıntılar sayesinde ise oluşturduğu dünya ile bağlantısı kopmuyor.

Bununla beraber, Kafamda Bir Tuhaflık, ürettiği siyasi argümanlar ve topluma dayalı çıkarımları ile ileri okumaya teşvik eden bir metin. Türkiye de, özellikle son 40 yıldır (aslına bakarsanız Adnan Menderes ve Demokrat Parti ile başlayan bu siyasi süreç) lümpen proletaryanın iktidarları forse eder güçlenişi, kentleşmeye çalışan İstanbul un sancılarını anlatıyor. İçerisinde klişeler barındırıyor; klasik Orhan Pamuk abartmaları da mevcut. Bu da onu kült bir romana çeviriyor.

Fekat, lümpen tespiti için bir kaç okuma yapmak şart. TDK ya göre "lümpen" kelimesi; "ayaktakımı" olarak geçiyor. Halbuse örnek cümle olarak şu verilmiş;

"Turist Ömer gülmeyi unutmamış, horlandıkça iyimserliği pekişmiş bir kesimin simgesidir, lümpenin çaresizliğidir." S. İleri

Bir kesimi (sınıfı) temsil eden lümpen kavramı; kendi bağlamından (kırsal) koparak, yabancı olduğu ortama (kent) girmesiyle beraber, "yaban" kalan sınıfı kavrıyor. Türkiye, asla gerçekleştiremediği toprak reformu, köy enstitülerinin kapatılması gibi talihsiz olaylar nedeniylse Anadolu köylerini görmezden gelerek, göçün ana temelini oluşturmuştur. Bununla beraber; marksist literatürde, "köy" ve köye ait olan sınıf, feodal döneme ait kalıntılardır, "Kent" oluşturmaya başlamış olan kapitalist ya da sosyalist toplumlarda ise çözülmesi gereken bir problem haline dönüşebilir. Nitekim, sosyo-politik gelişimini tamamlamış ve endüstri devrimini gerçekleştirmiş olan İngiltere de beklenen sosyalist devrim, batının aksine kendini doğuda gösterince Engels bunun üzerine bir makale yazmış; Lenin ise çeşitli pratikler üretmeye çalışmıştır.

Sonuç itibariyle, destek almayan kırsal kesimin, büyük olanaklara sahip olan kentlere göç etmesi doğaldır. Kent soylu sınıf ile çatışmaya başlamaları da aynı zamana denk düşer. Burjuvazinin kendini yalıtma refleksi baş gösterir. Sözkonusu çatışma modern toplumlara ait bir kavram da değil üstelik;

"Roma daki lümpenleşmiş proleter sınıf hiçbir iş yapmayan, roma meydanlarında yarı çıplak yatan, kimi zaman dilencilik yapan, imparatorluğun subvansiyonlarıyla ayakta kalan bir sınıftı. İmparatorluğun bu kesimi beslemesinin tek sebebi, onların ordu için asker sağlamalarından başka bir şey değildi." Karl Marx

Bununla beraber, Vitruvius un kent özellikleri gösteren Roma da artan emlak spekülasyonları ve arazi fiyatları dolayısı ile insulalar inşa ederek artan nüfusa çözüm getirmesi, bugün ki kentlerde yaşanan yükselme refleksine benzerdir.

Marksist kültürde lümpen sınıfın, devrim için motivasyonları bulunmadığından dolayı bilinç oluşturmak yerine mevcut sistemi destekler savı vardır; çünkü varolabilmek için başka türlü bir ortamları yoktur. Bununla beraber romanda ciddi bir kontrast görmek de mümkün. Orhan Pamuk, Mevlüt ün bozacı olması durumu için şunları söylemekte;

"Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, 'Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı dan kalma boza ne yahu, rakı varken?' gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir."

Kent soylu birisinin boza gibi "imgelere" karşı tutumu nettir; korunması gereken bir değer. Kendi
hayatına dahil edeceği bir kent aktivitesi değildir o, sadece gerektiği zamanda hatırlanılacak, yad edilecek ve garip, mistik bir his uyandıracak egzotik bir simgedir.

Mevlüt karakterinin, yanlış kadını kaçırdıktan sonra yaşadığı mutluluk, azla yetinme kültürünün dışavurumu. Güzelliği herkesçe kabul edilmiş olan Samiha yerine, "elleri", "narinliği" gibi "parçalarının" güzelliği konuşulan Rahiya, aslında Mevlüt ün dünya görüşürünün en temiz tasviridir. Onun büyük ve "gesamtkunstwerk" (tümel sanat yapıtı) idealleri yoktur, azla yetinmeyi bildiği gibi bunu refleks haline de getirmiştir. Bu yüzden büyük ideolojilerden yana olmaktan çok, subjektif çıkarımlarla, kendi duygularına dayalı kararlar alır.

Bununla birlikte konuşulacak bir konu ise "kafadaki tuhaflık". Mevlüt, aslında herkesin hayatında görebileceği, herhangi bir sokakta yanımızdan geçen alt gelir sınıfına dahil bir insan. Sevdiği işi yapmak istiyor, sevdiği kadınla birlikte olmak istiyor o kadar. Bağlı bulunduğu ekonomik sınıfın tüm karakteristik özelliklerine sahip. Kafka nın böceği gibi sistem dışına atılmış bir birey değil, aksine sistemin çarklarından birisi. Tuhaflığı karakterinde değil zaten; gerçekten de kafasının içinde. Boza satarken yürüdüğü sokaklar, hayalindeki sokaklar ile iç içe geçiyor. Bir noktada rüyanın içinde mi yürüyor yoksa gerçeklikte mi belli değil. Her "boza" diye bağırışında "buradayım" diyor aslında. Orhan Pamuk un kentlere yerleşmiş olan imgeleri kullanmayı sevdiğini biliyoruz; Mevlüt te aniden parlayıp sönen imgelere kendini kaptırmış; kafasındaki tuhaflık, kafasındaki İstanbul dan kaynaklanıyor. Köye gittiğinde hayatı oldukça basit ve normal. Ne zaman ki oldukça tuhaf bir kent olan İstanbul a geliyor; o zaman kafası da karışıyor.

Konya nın Beyşehir kazasından İstanbul a göç eden Mevlüt sayesinde, Duttepe ve Kültepe isimli iki hayali sanayi mahallesini, buna bağlı olarak kentin nasıl değiştiğini de panoramik olarak görebiliyoruz. Muhtemel ki, Gültepe ve Seyrantepe olan bu yerleşimler, Özal döneminde yaşanan imar aflarıyla, varlıkları siyasi rant olarak kullanılan noktalar.

"Basit gerçekler, entelektüeller, hükümet temsilcileri ve medya işbirliğiyle 'ayak takımını' uzak tutmak için anlaşılmaz bir dilin gerisinde gizlenmektedir." Noam Chomsky


Elias Canetti nin önemli bir eseri olan Körleşme, Jose Saramoga nın Körlük ü, Bertrand Russell ın İktidar ı bir dizi entelektüel duyarsızlık ve sistemin yukarıdan aşağıya dizilimini üretişi hakkında ciddi fikirler sunan ileri okuma metinleri. Noam Chomsky nin "Modern Çağda Entelektüellerin Rolü" eserin de de, alıntıdaki tespitler yapılmakta.

Tarihsel olarak lümpen ve jakoben sınıf arasında ciddi bir çatışma mevcut. Lümpen kırsal sınıfın varolabilmek için geniş olanaklara sahip kentlere hücum etmesi, mevcut sistemi desteklemesi ile jakoben kent soylu sınıfın sıkışmışlık hissine kapılması ve ironik bir biçimde lümpen sınıftan kurtulmak için aynı sistemi desteklemesi bir tür paradoks. Şunu rahatça görmek mümkün; jakoben kent soylu sınıfın büyük rahatsızlıklarından biri olan göç; buna bağlı gelişen gecekondu kültürü ve dolayısı ile yozlaşmış siyasi rantlar gene Orhan Pamuk un literatüründe çokça hayat bulmuş durumda.

Kara Kitap; Nişantaşı tarafında geçiyor ve orta sınıf bir ailenin hayatına göz gezdiriyorduk. Fakat aynı rahatsızlık hissi kitabın aydını olan Celal Salik tarafından, orta-sınıfa yöneltiliyordu; "apartman boşlukları yemek kokuyor" der; "kızarmış soğan, tarhana, patates, küf, yosun ve toz kokusu" diye tasvir eder o kokuyu. Dolayısı ile Orhan Pamuk romanlarında aydın-toplum çatışmalarını görmek doğaldır.

1960 ların devrimci atmosferinde varolan iki dergi; Yön ve Devrim de yazan jakoben sosyalistler orduyu göreve çağırıyor, ülkenin seküler koruyucusu olarak militarizmi övüyordu. Orhan Pamuk ise; "ey subay öğrencisi! Bu vatanı sen kurtaracaksın..." alıntılarıyla sözkonusu dergilere post-modern bir selam çakar. Bu konu şu açıdan önemlidir; "halk plajlara akın edince vatandaş denize giremedi" şeklinde manşetler atan kent soylu sınıf gazeteleri, Türkiye de lümpen kültürün yükselişindeki motivasyonlara anlam veremiyor. Halbuse temel ironi, bütün sınıfları yaratanların toplumun gene kendisi olması.

Hasılı kelam, Orhan Pamuk un bu romanındaki anlatım kuşkusuz ki 50 senelik bir İstanbul a, panoramik biçimde ağıt yakıyor. Bununla birlikte oldukça güzel bir epikleştirme çabası da görüyoruz. Daha romanın başında kitabın bir röportaj havasıyla açılması, karakterlerin kendi hikayelerini anlatırken, düzeltme maksadıyla başka bir karakterin araya girişi; Tutunamayanlar da denenmiş, post-modern tekniğin hoş bir türü. Ayrıca Kara Kitap ın efsanevi yazarı Celal Salik den epigraf alınması da, epik türün "kurgu olduğunu vurgulama" tekniği için oldukça zekice bir yöntem. Çünkü Pamuk, kurgudan çok bir gerçeklik arıyor romanlarında.

Heyecan verici bir kitap olduğu kuşkusuz...

16 Nisan 2016 Cumartesi

J.K. Rowling ve Harry Potter Serisinin Psikanaliz İncelemesi

Harry Potter, Mürver Asa ve Voldemort
Fantastik edebiyatta, bir dönem kuşağı için oldukça önemli bir seri yaratmış olan J.K. Rowling in Harry Potter eserleri, bir çok yönden incelenebilir. Bunun en bilinen örneği; fantastik edebiyata çok büyük katkılar yapmış olan Tolkien ile karşılaştırılmasıdır. Elbet ki Tolkien, kendi serisini yazarken akademik geçmişinden oldukça yararlanarak, sadece bir "kitap serisi" yazmamıştır; onun bıraktığı "evren" bir çok yönden beslenmiş, kendine ait mitler bile oluşturulmuştur; bkz. Silmarionlar.

Eğer yakın dönemde eserlerini bizlere sunmuş olan J.K Rowling in genel hatlarıyla psikolojik motivasyonlarını incelersek, Harry Potter dünyasına dair oldukça ilgi çekici verilere de ulaşabiliriz.

J.K. Rowling in kendi ağzından bildiğimiz kadarıyla; Harry Potter serisi bir çok kitap evi tarafından reddedilmiş ve hatta "yazım kurslarına" gitmesi önerisiyle bile karşılaşmıştır. Her büyük eserden sonra bu tip "büyük lokma" laflarla karşılaşıyoruz. İlginç yanı ise, Rowling in eserlerini kendi ismini gizleyerek, "J.K Rowling" ismiyle yayınlaması. Gene kendi ağzından bildiğimiz üzere bunu "kadın olduğunun anlaşılmaması" ve "erkek egemen bir sektörde daha rahat ilerlemek" adına yaptığını öğreniyoruz.

Yazım dünyasında reddedilemez bir erkek hegemonyası söz konusudur. Fakat bunun yanında gerek yerli, gerekse dünya edebiyatında başarılı pek çok kadına da rastlamak mümkün. J.K Rowling in, başarıya ulaşmak adına "kadın" kimliğini gizlemesi ve Harry Potter serisini oluştururken kullandığı temel motivasyon arasında ise ciddi bir bağlantı görmek mümkündür.

Birisi güç için öldü
Birisi sevgisi için
Ve birisi ölümü eski bir dost gibi karşıladı
Öncelikle kitabın içeriğinden temel alıntılar yapmak gerekiyor. Son kitaba ismini veren "ölüm yadigarları" mitinde, üç erkek kardeşin ölümle karşılaştıktan sonra başlarına gelenler anlatılmakta. Kabaca hatırlamak için; üç erkek kardeş bir nehirden geçmek üzere sihir ile köprü inşa ediyorlar. Halbuse "ölüm", nehirde bekleyerek insanların orada ölmesini istemekte. Bu duruma "bozulan" ölüm, kendini kardeşlere gösterdikten sonra onları taktir edermiş gibi her birine bir hediye vereceğini söylüyor. En büyük abi, en güçlü asayı (mürver asa) yı istiyor; ortanca kardeş, ölümü aşağılamak adına "diriltme taşı", en küçük kardeş ise mütevazılığını göstererek ölümün pelerinden bir parça (görünmezlik pelerini) rica ediyor. Hikayenin devamında, mürver asa ile övünen abi, bir başka büyücü tarafından asaya sahip olunmak adına öldürülerek, asayı çaldırıyor; ortanca kardeş dirilttiği eski sevgilisinin haline dayanamayarak ölüme boyun eğiyor; en küçük kardeş ise ölümden kaçıyor, ta ki kendi isteğiyle kendini ona bırakana kadar.

Burası önemli bir nokta. İleride dönülenecek. Eğer ki Harry Potter serisini genel olarak hatırlamamız gerekirse; Lord Voldemort isimli kötü bir büyücü, büyücü dünyasını ele geçirerek sadece "saf kan" olanların yaşamasını istiyor. Bunun sonucunda ise bir takım faşist eylemler yürütüyor. Voldemort karakterinin geçmişine bakarsak eğer; safkan bir büyücü anne ile sıradan bir insanın büyü sonucu doğmuş çocuğu olduğunu görürüz. Annesi erken yaşta vefat edince ise yurtlarda, kimsesiz büyüyor. Aynı şekilde Harry Potter, ailesi Voldemort tarafından öldürüldükten sonra tek başına büyüyen, antagonist bir karakter. Bununla beraber hikayenin diğer iki önemli karakteri ise Albus Dumbledore ile Severus Snape. Snape de tıpkı Harry ve Voldemort gibi zor bir çocukluk geçiriyor.

Bu üçlünün arasındaki en farklı karakter Dumbledore; hikayenin bilge, kehanetleri öngören ve en güvenilen, güçlü kişisi. Geçmişinde kötü eylemleri bulunan, bunlardan vazgeçerek tekrar iyiliğe dönen bilge karakter.

Tıpkı Tolkien in evrenindeki Gandalf örneği gibi; hikayede kehanetleri öngören karakterler, yazarın kendi yansımasından doğarak, "hikayeye yön veren" rolünü üstleniyorlar. J.K Rowling in açıklamaları ve hikayenin geçmişinde olan bitenler Dumbledore karakterinin eşcinsel olduğun yönünde. Bu durumda Dumbledore karakteriyle soyutlaşan Rowling in psikanalist incelemesi bir mantığa oturabilir.

Dumbledore un ölümü ve iktidarın el değiştirmesi
Voldemort, Snape ve Harry karakterler özünde eşcinseldir. Bu üç ana karakter; Rowling in erkeksi iç güdülerini ve penis yoksunluğuna duyduğu özlemi narsistçe dışa vurmasını konu ediniyor. Dumbledore karakterinin eşcinsel olduğunu doğrulanması ve "mürver asa" ya sahip olması bu noktada çok önemlidir.

Yukarıda ölüm yadigarlarından alıntı yapılmış olan hikayeyi dikkatle okursak;
Güç için ölen büyük abi; Voldemort
Sevdiği için ölen kibirli ortanca kardeş: Snape
ve ölümü bir dost gibi karşılayan en ufak kardeş ise Harry Potter olarak gözümüze çarpabilir.

Açıklamak gerekirse; Voldemort, mürver asaya sahip olmak adına kendi yaptığı büyünün sekmesi sonucu ölmüştür. Snape, Lily Potter a olan aşkı için çift taraflı çalışırken ölmüştür. Yaşayan tek karakter ise Harry Potter dır.

Eğer Rowling güç metaforunu "mürver asa" üzerinden soyutlamışsa, bu durumda mürver asayla ilişkisi olan dört ana karakteri tekrar görmeliyiz;

1. Mürver asanın ilk sahibi olan Dumbledore
2. Mürver asayı, Dumbledore u öldüreren aldığı "sanılan" Snape
3. Mürver asaya sahip olmak adına sahibi sandığı kişiyi öldüren Voldemort
4. ve aslında mürver asanın asıl sahibi olan Harry Potter.

hikayenin bu noktasında en önemli nokta; Harry Potter serisini Yunan Tragedyalarından ayıran "motivasyon unsurudur." Carl Gustav Jung, yani jungien incelemeye göre; antagonist karakterler, bir kadın uğruna değil, birbirlerini kastrasyon etme uğruna çarpışıyorlar.

Mürver asa yani penis iktidarına sahip olan karakterler birbirleriyle çarpışarak, ona sahip olmak için karşısındakini hadım ediyorlar. Bu aslında birbirleriyle "sevişme" arzusu taşıdıklarına işaret ediyor.

Kastrasyon izi
Hikayenin başında, kehanet gereği birbirlerini yok edecek olan karakterlerden Voldemort; Harry
Potter ın evini basarak onu öldürmeye çalışıyor. Bu arada Lily Potter ın "sevgi büyüsü" sayesinde Harry kurtuluyor. Bu sahnede erilliğin öldürülerek, güçsüzleştirilmesi ve iktidara olan tehditin ortadan kaldırılması motifi göze çarpan en önemli unsur. Voldemort, Harry i kastrasyon etmeye gelmiş iken anne sevgisiyle bundan kurtuluyor fakat alnındaki kastrasyon izini hep taşıyor. Rowling in kendi yansımasını en belirgin şekilde sunduğu motif olan bu kısımda, "dişil" bir gücün, iktidarı koruma uğruna ölmesini görüyoruz. Bu da savları destekler nitelikte.

Eğer devam edersek, jungien bir teori olan aenima arketipine büyük uygunluklar yakalayabiliriz. Harry ve Voldemort un benliğindeki kadın karakterler, birbirlerini karşılarına alarak dişil bir kurban yaratmaktalar. Özellikle son filmde fallus bir imgeleme olan Mürver Asa yani penise kavuşan Voldemort karakterinin iktidarını ilanı da böyle başlıyor. Bunun öncesinde yaşanan olaylar; ki yaklaşık 4 kitap demek oluyor; aslında freudyan elektra kompleksinden başka bir şey değildir. Voldemort - Harry arasındaki ilişki, tipik elektra kompleksi ve asaya - penise ulaşabilme üzerine kurulu bir kadın - kadın kavgasıdır.

Sonuç itibariyle, post modern okumaların en ilginç örneklerini bu tip psikanaliz incelemeler ile elde ediyoruz. Bir eser oluşurken, onu kurgulayan gerçek kimseler ister istemez kendilerini ele verecek bilgileri de yansıtıyorlar. Temelde bir eşcinsel savaşı olan Harry Potter serisinin, klasik yunan tragedyalarından, İngiliz fantastik edebiyata kadar olan referansları oldukça ilgi çekici. Bunun yanında "kendini gerçekleştiren kehanet" tarzı Shakespeare referansları ise onun zenginleşmesine katkıda bulunuyor. Hasılı kelam, bir dönemin Hogwarts tan mektup beklemesine sebep olmuş olan bu serinin temel incelemesini böyle anlatabiliriz.

*Büyük bir Potterhead olan Furkan Kohen için...

7 Nisan 2016 Perşembe

Fakültesanat, Humanji'yi sunar!


fakültesanat, Humanji'yi sunar!

2013 yılından beri düzenlenen Bademlik Tasarım Festivali'ne fakültesanat ekibi olarak 'Humanji' adlı atölyemiz ile katılıyoruz. Her yıl farklı bir tema ile düzenlenen BTF'de* bu yıl atölye ve katılımcılar, 'Düzen dağıldığında tasarım ne yapar?' sorusuna yanıt aramaya çalışacak. Bizde etkinlik öncesi ilk atölye heyecanımızı sizinle paylaşmak istedik. Ayrıca atölyenin temasını ve kurgusunu detaylı bir şekilde aşağıda hazırladığımız yazı üzerinden ulaşabilirsiniz. Eskişehir'de görüşmek üzere..

*6-7-8 Mayıs tarihlerinde düzenlenecek etkinliğin atölyelerini ve başvuru sürecini sosyal medya hesapları üzerinden takip edebilirsiniz.Etkinlik hakkında daha fazla bilgi için.

Humanji | 6-7-8 Mayıs 2016 | Eskişehir | Fakültesanat
Tema:
Atölye Kurgusu ve Programı;
Kontenjan: 10 Kişi

Yaşam alanını zorunlu olarak bırakmış, kendi habitatından göç etmiş biri sığındığı kent ile ilk nerede ve nasıl bir şekilde iletişim kurmaya başlar? İlk adım attığı yer neresidir? Otogar mı? Yoksa karakol mu? Yoksa ilk olarak bir göçmen merkezine mi gider? Ailesini kaybetmiş bir çocuk yaşamak için nasıl bir yol izler?

Aniden yabancı bir düzen içerisine düşen bir bireyin yaşayacağı ilk duygu; “şok” olacaktır. Bu yeni koşullar karşısında yabancılık çekecek; korkarak, meraklı bir biçimde çevresini incelemeye başlayacaktır. Hayatını normalleştirmesi, yaşadığı travmanın etkisini azaltabilmesi için, içine düştüğü yeni düzene adapte olmak zorunda kalacak; yani asimile olmaya zorlanacak. Bu durumda ise ikinci etki olan “direnç” başlayacak. Oraya ait, ondan önce oluşmuş değerler ile göç eden birey birbirine karşı direnç gösterecek. Birisi; onu kabullenme anlamında, diğeri ise bu yeni şartlar içerisinde kendine ait olanları koruma anlamında.

Bu sorulara yanıt vermenin ötesinde, böylesine stresli bir deneyimi, zorunluluk hissettirmeden bir simülasyon içerisine yerleştirebilir miyiz? Tüm bu deneyimi ölçeği düşürülmüş bir kutu oyununa çevirip, isteyen herkesin oluşturacağımız oyunu oynarken başka hayatları deneyimlemesini mümkün kılabilir miyiz?

“Dont forget to play!” Alvar Aalto

10 Şubat 2016 Çarşamba

Geleneksel olmayan bir aşk hikayesi: The Lobster


The Lobster 'An unconventional Love Story'

The Lobster(Istakoz)
Yönetmen. Yorgos Lanthimos
Yapım. 2015 Yunanistan-İngiltere

 ‘’Yalnızsanız henüz bir çift olmadıysanız sadece 45 gününüz var. Bu süre içerisinde avlayacağınız her yalnız insan size ekstra bir gün kazandıracak. Eğer size verilen süre içerisinde hala kendinize bir eş bulamadıysanız hayatınızın geri kalanını bir hayvan olarak geçirmek zorundasınız.’’

  Yorgos Lanthimos'un modern dünyanın 'sürekli saçmalık'larını kendine özgü bir anlatım dili ile ele aldığı 'The Lobster' son yılların en farklı ve özgün işlerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Lanthimos, modern dünyanın bir zorunluluğu haline gelen çift olma baskısını çarpıcı bir dille eleştirdiği özgün yapımının anlatım dili de bildiğimiz sinema anlatımlarından epey farklı. Lanthimos'un ilk yabancı dilde çektiği filmi olan The Lobster, Cannes'dan jüri özel ödülü ile ayrılmıştı. Aynı zamanda ünlü isimlerden oluşan oyuncu kadrosunun filmin bu kadar ses getirmesinde de etkili olduğunu söyleyebiliriz.

  Genel olarak filmden bir distopya olarak bahsedildiğini görsekte aslında yönetmenin anlatmaya çalıştığı evren, yaşadığımız dünyanın toplum tarafından zorunluluk halini almış gerekliliklerinin absürd metaforlar ile vücut bulmuş hali. The Lobster için tam olarak bir sınıflandırma yapmak anlatım ve konunun özgünlüğü açısından net bir tür belirleyemesekte filmi özetle bir modern toplum eleştirisi olarak anlamlandırabiliriz.

   Afişinde de söylendiği gibi ‘’geleneksel olmayan bir aşk hikayesi'’ nin iki saat yedi dakika boyunca distopik(!) bir evrendeki hikayesine tanık oluyoruz. Lanthimos'un önceki filmlerinde kurgu kısmında özellikle Lynodotas'taki eksikliği fark etmiş olacak ki iki saat boyunca boyunca filmin miyop kadınımız bize dış ses olarak eşlik ediyor.

   Colin Farell'ın canlandırdığı David karakterinin bir şekilde yalnız kalması nedeniyle yalnızların çift olmasını sağlamak amacıyla hizmet veren bir otele kayıt yaptırmasıyla distopik evrenin kapılarını aralamaya başlıyoruz. Filmin her sahnesinde yaşadığımız evrene bir eleştri görmek mümkün. David'in eş bulma zorunluluğu ile başvurduğu otel sekanslarının başlangıçında resepsiyonist kadınla olan diyologlarda distopik evrenin keskin ve net bir şekilde karar verme zorunluluğunun etkin olduğunu hissetmek mümkün. Kayıt sırasında David'in 44.5 numara ayakkabı bulamaması ya da biseksüel tercihinin kabul edilmemesi net olarak belirlenen seçeneneklerden birini seçmek zorunda bırakılması içinde yaşadığımız modern dünya için çok çarpıcı ve ciddi göndermeler içeriyor. Hiçbir ara rengin kabul görmediği distopik evrende herkes net bir seçim yapmaya zorlanıyor.

   Filmin ilerleyen sahnelerinde ilginç göndermeler mevcut. Otelde yaşayan yalnızların çift olmak zorunda kalabilmeleri için yalnızlara mastürbasyon yapmaları yasaklanmış hatta çok ağır cezalar ile karşılaşabiliyorlar. (Ör. El parmaklarınızın ekmek kızartma makinesine sokulması gibi). Diğer bir taraftan çift olmanın ön koşulunun eşlerdeki ortak bir özellik olması gerekliliği de otelde yaşayanlar için en önemli meselelerden biri. Bu durumun sağlanması için eşlerden bir taraf, genellikle diğer bir tarafa ruh ikizinin doğru bir ideal eş olduğuna inandırmak için birbirlerine rol yapıyor.

  Tabi bu kadar ağır şartlara ve baskıya dayanamayan bazı yalnızlar, oteldeki hayata muhalif olanların yanına kaçıp onlara katılarak hayatlarını  kurtarabiliyor. Ancak burada da bir gariplik var. Hatta bu gariplik, günümüzdeki her fikre karşı anlamsız yere karşı çıkan, bayağılaşan kemik hale gelmiş muhalif kesimlerin hareketleri üzerinden çok rahat bir şekilde okunabilir.

David ve köpeğe dönüştürülmüş abisi
  Muhaliflerin kuralları oteldekilerden epey farklı. Muhaliflerde en az otorite kadar kendi içinde gaddar ve kesin kararlara sahip. Yalnız yaşamanın özgürce konuşmanın gezmenin serbest olduğu bu grupta herhangi biriyle flört ya da cinsel ilişki yasaklanmış ama kendi kendilerini tatmin etmeleri serbest. Dans etmekte serbestler ama tek başlarına ayrıca sadece elektronik müzik ile dans edebilirler. Filmin belkide en etkileyici planı muhaliflerin kendi aralarındaki ayini andıran dansları olabilir.

  Tabii ki her distopya da olduğu gibi bazı devrim planları var. Muhalif gruplar otele saldırarak özellikle çiftleri seçerek onların baskı ve korku yüzünden kurmuş oldukları ilişkilerinin gerçek bir sevgiden ibaret olmadığını birbirlerine itiraf etmelerini sağlamaya çalışıyor. Tüm bu yaşananlar içerisinde muhalif gruplar arasında yer alan David ve miyop kızımız arasında doğan bir aşk hikayesi ise bizi, yine içerisinde bulundukları toplumun zorunluluklarına yenik düşecek bir duruma getirip filmi neredeyse tekrar başa saracak bir sona götürüyor.