2 Ağustos 2016 Salı

Kafamda Bir Tuhaflık: Lümpen Proletaryanın Epik İstanbul u

"Vatandaşlarımızın şahsi görüşleriyle resmi görüşleri arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır."  Celal Salik

Orhan Pamuk un 2014 tarihli romanı "Kafamda Bir Tuhaflık", kendi deyimiyle; "İstanbul a göçün, panoramik, epik olmaya çalışan ciddi bir hikayesi." Baş karakter bozacı Mevlüt ün, çocukluğunda göçtüğü İstanbul u bir sokak satıcısı gözüyle izliyor, İstanbul a ivmelenen Anadolu halkı sebebiyle yaşanan değişimleri panoramik olarak izliyoruz. Klasik post-modern yazar çizgisinden çıkarak, epik bir eser ortaya koymaya çalışan Orhan Pamuk, bu eserinde özellikle Kara Kitap a oranla anlatımında kökten bir değişikliğe gidiyor. Kendi yarattığı evrende ünlü bir yazar olan Celal Salik den yaptığı alıntılar sayesinde ise oluşturduğu dünya ile bağlantısı kopmuyor.

Bununla beraber, Kafamda Bir Tuhaflık, ürettiği siyasi argümanlar ve topluma dayalı çıkarımları ile ileri okumaya teşvik eden bir metin. Türkiye de, özellikle son 40 yıldır (aslına bakarsanız Adnan Menderes ve Demokrat Parti ile başlayan bu siyasi süreç) lümpen proletaryanın iktidarları forse eder güçlenişi, kentleşmeye çalışan İstanbul un sancılarını anlatıyor. İçerisinde klişeler barındırıyor; klasik Orhan Pamuk abartmaları da mevcut. Bu da onu kült bir romana çeviriyor.

Fekat, lümpen tespiti için bir kaç okuma yapmak şart. TDK ya göre "lümpen" kelimesi; "ayaktakımı" olarak geçiyor. Halbuse örnek cümle olarak şu verilmiş;

"Turist Ömer gülmeyi unutmamış, horlandıkça iyimserliği pekişmiş bir kesimin simgesidir, lümpenin çaresizliğidir." S. İleri

Bir kesimi (sınıfı) temsil eden lümpen kavramı; kendi bağlamından (kırsal) koparak, yabancı olduğu ortama (kent) girmesiyle beraber, "yaban" kalan sınıfı kavrıyor. Türkiye, asla gerçekleştiremediği toprak reformu, köy enstitülerinin kapatılması gibi talihsiz olaylar nedeniylse Anadolu köylerini görmezden gelerek, göçün ana temelini oluşturmuştur. Bununla beraber; marksist literatürde, "köy" ve köye ait olan sınıf, feodal döneme ait kalıntılardır, "Kent" oluşturmaya başlamış olan kapitalist ya da sosyalist toplumlarda ise çözülmesi gereken bir problem haline dönüşebilir. Nitekim, sosyo-politik gelişimini tamamlamış ve endüstri devrimini gerçekleştirmiş olan İngiltere de beklenen sosyalist devrim, batının aksine kendini doğuda gösterince Engels bunun üzerine bir makale yazmış; Lenin ise çeşitli pratikler üretmeye çalışmıştır.

Sonuç itibariyle, destek almayan kırsal kesimin, büyük olanaklara sahip olan kentlere göç etmesi doğaldır. Kent soylu sınıf ile çatışmaya başlamaları da aynı zamana denk düşer. Burjuvazinin kendini yalıtma refleksi baş gösterir. Sözkonusu çatışma modern toplumlara ait bir kavram da değil üstelik;

"Roma daki lümpenleşmiş proleter sınıf hiçbir iş yapmayan, roma meydanlarında yarı çıplak yatan, kimi zaman dilencilik yapan, imparatorluğun subvansiyonlarıyla ayakta kalan bir sınıftı. İmparatorluğun bu kesimi beslemesinin tek sebebi, onların ordu için asker sağlamalarından başka bir şey değildi." Karl Marx

Bununla beraber, Vitruvius un kent özellikleri gösteren Roma da artan emlak spekülasyonları ve arazi fiyatları dolayısı ile insulalar inşa ederek artan nüfusa çözüm getirmesi, bugün ki kentlerde yaşanan yükselme refleksine benzerdir.

Marksist kültürde lümpen sınıfın, devrim için motivasyonları bulunmadığından dolayı bilinç oluşturmak yerine mevcut sistemi destekler savı vardır; çünkü varolabilmek için başka türlü bir ortamları yoktur. Bununla beraber romanda ciddi bir kontrast görmek de mümkün. Orhan Pamuk, Mevlüt ün bozacı olması durumu için şunları söylemekte;

"Ülkeler modernleştikçe kendilerine ilişkin unuttukları şeyleri yeniden keşfederler. Eskiden utandıkları, ilgilenmedikleri, 'Bırak canım bunlar pis şeyler, Osmanlı dan kalma boza ne yahu, rakı varken?' gibi şeyler... Ama zenginleşince, kimliğimizi kaybettiğimiz endişesi bize yavaş yavaş gelir. Geçmişle ilgilenme ihtiyacı modernliğin elimizden kimliğimizi alıp, bizi kişiliksiz bırakmasıyla ilgilidir."

Kent soylu birisinin boza gibi "imgelere" karşı tutumu nettir; korunması gereken bir değer. Kendi
hayatına dahil edeceği bir kent aktivitesi değildir o, sadece gerektiği zamanda hatırlanılacak, yad edilecek ve garip, mistik bir his uyandıracak egzotik bir simgedir.

Mevlüt karakterinin, yanlış kadını kaçırdıktan sonra yaşadığı mutluluk, azla yetinme kültürünün dışavurumu. Güzelliği herkesçe kabul edilmiş olan Samiha yerine, "elleri", "narinliği" gibi "parçalarının" güzelliği konuşulan Rahiya, aslında Mevlüt ün dünya görüşürünün en temiz tasviridir. Onun büyük ve "gesamtkunstwerk" (tümel sanat yapıtı) idealleri yoktur, azla yetinmeyi bildiği gibi bunu refleks haline de getirmiştir. Bu yüzden büyük ideolojilerden yana olmaktan çok, subjektif çıkarımlarla, kendi duygularına dayalı kararlar alır.

Bununla birlikte konuşulacak bir konu ise "kafadaki tuhaflık". Mevlüt, aslında herkesin hayatında görebileceği, herhangi bir sokakta yanımızdan geçen alt gelir sınıfına dahil bir insan. Sevdiği işi yapmak istiyor, sevdiği kadınla birlikte olmak istiyor o kadar. Bağlı bulunduğu ekonomik sınıfın tüm karakteristik özelliklerine sahip. Kafka nın böceği gibi sistem dışına atılmış bir birey değil, aksine sistemin çarklarından birisi. Tuhaflığı karakterinde değil zaten; gerçekten de kafasının içinde. Boza satarken yürüdüğü sokaklar, hayalindeki sokaklar ile iç içe geçiyor. Bir noktada rüyanın içinde mi yürüyor yoksa gerçeklikte mi belli değil. Her "boza" diye bağırışında "buradayım" diyor aslında. Orhan Pamuk un kentlere yerleşmiş olan imgeleri kullanmayı sevdiğini biliyoruz; Mevlüt te aniden parlayıp sönen imgelere kendini kaptırmış; kafasındaki tuhaflık, kafasındaki İstanbul dan kaynaklanıyor. Köye gittiğinde hayatı oldukça basit ve normal. Ne zaman ki oldukça tuhaf bir kent olan İstanbul a geliyor; o zaman kafası da karışıyor.

Konya nın Beyşehir kazasından İstanbul a göç eden Mevlüt sayesinde, Duttepe ve Kültepe isimli iki hayali sanayi mahallesini, buna bağlı olarak kentin nasıl değiştiğini de panoramik olarak görebiliyoruz. Muhtemel ki, Gültepe ve Seyrantepe olan bu yerleşimler, Özal döneminde yaşanan imar aflarıyla, varlıkları siyasi rant olarak kullanılan noktalar.

"Basit gerçekler, entelektüeller, hükümet temsilcileri ve medya işbirliğiyle 'ayak takımını' uzak tutmak için anlaşılmaz bir dilin gerisinde gizlenmektedir." Noam Chomsky


Elias Canetti nin önemli bir eseri olan Körleşme, Jose Saramoga nın Körlük ü, Bertrand Russell ın İktidar ı bir dizi entelektüel duyarsızlık ve sistemin yukarıdan aşağıya dizilimini üretişi hakkında ciddi fikirler sunan ileri okuma metinleri. Noam Chomsky nin "Modern Çağda Entelektüellerin Rolü" eserin de de, alıntıdaki tespitler yapılmakta.

Tarihsel olarak lümpen ve jakoben sınıf arasında ciddi bir çatışma mevcut. Lümpen kırsal sınıfın varolabilmek için geniş olanaklara sahip kentlere hücum etmesi, mevcut sistemi desteklemesi ile jakoben kent soylu sınıfın sıkışmışlık hissine kapılması ve ironik bir biçimde lümpen sınıftan kurtulmak için aynı sistemi desteklemesi bir tür paradoks. Şunu rahatça görmek mümkün; jakoben kent soylu sınıfın büyük rahatsızlıklarından biri olan göç; buna bağlı gelişen gecekondu kültürü ve dolayısı ile yozlaşmış siyasi rantlar gene Orhan Pamuk un literatüründe çokça hayat bulmuş durumda.

Kara Kitap; Nişantaşı tarafında geçiyor ve orta sınıf bir ailenin hayatına göz gezdiriyorduk. Fakat aynı rahatsızlık hissi kitabın aydını olan Celal Salik tarafından, orta-sınıfa yöneltiliyordu; "apartman boşlukları yemek kokuyor" der; "kızarmış soğan, tarhana, patates, küf, yosun ve toz kokusu" diye tasvir eder o kokuyu. Dolayısı ile Orhan Pamuk romanlarında aydın-toplum çatışmalarını görmek doğaldır.

1960 ların devrimci atmosferinde varolan iki dergi; Yön ve Devrim de yazan jakoben sosyalistler orduyu göreve çağırıyor, ülkenin seküler koruyucusu olarak militarizmi övüyordu. Orhan Pamuk ise; "ey subay öğrencisi! Bu vatanı sen kurtaracaksın..." alıntılarıyla sözkonusu dergilere post-modern bir selam çakar. Bu konu şu açıdan önemlidir; "halk plajlara akın edince vatandaş denize giremedi" şeklinde manşetler atan kent soylu sınıf gazeteleri, Türkiye de lümpen kültürün yükselişindeki motivasyonlara anlam veremiyor. Halbuse temel ironi, bütün sınıfları yaratanların toplumun gene kendisi olması.

Hasılı kelam, Orhan Pamuk un bu romanındaki anlatım kuşkusuz ki 50 senelik bir İstanbul a, panoramik biçimde ağıt yakıyor. Bununla birlikte oldukça güzel bir epikleştirme çabası da görüyoruz. Daha romanın başında kitabın bir röportaj havasıyla açılması, karakterlerin kendi hikayelerini anlatırken, düzeltme maksadıyla başka bir karakterin araya girişi; Tutunamayanlar da denenmiş, post-modern tekniğin hoş bir türü. Ayrıca Kara Kitap ın efsanevi yazarı Celal Salik den epigraf alınması da, epik türün "kurgu olduğunu vurgulama" tekniği için oldukça zekice bir yöntem. Çünkü Pamuk, kurgudan çok bir gerçeklik arıyor romanlarında.

Heyecan verici bir kitap olduğu kuşkusuz...